25 Eylül 2012 Salı

ŞEMSİ TEBRİZİ VE İSTEĞİN SEVİYENİ GÖSTERİR

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Görüyorsun ki, şahitler meclistekiler benden uzakta.
O gece, onun gönlünde parlayan, nurun etkisiydi.

İstedim ki o zaman ona sorayım:
Kim ne dedi de ona güldün?
Sert bir bakışla ona baktım.
Ama kendimi tutabildim.

Öfkem geçsin diye, çünkü hastaydı.
Geçen gün de kendisine gülerek bir göz attım.
Eğer bu doğru bir bakış olsaydı iş kolaydı.
Bununla beraber zordur.

Toprak altındaki nazeninlerden (Görünmeyen nazlı olarak yetiştirilmiş) birkaç tayfamız var.
Öyle nazeninler ki, karanlıktadırlar.
O başka mesele.

Benim sultanlığımda bu türlü şeyler olur.
Bu saatte ne var ki, hatibin kılıcı gibiyim!
Ne keserim ne batarım.

«O bilip de sükût ettiğin şeyi bu saatte görürsün,» dedi.
Sordum ona:
«Neler söylüyorsun?

Benim hatırım için ona gerekli olan şeyi bir kere söylemez misin?» Evet ben çağırdım, ben söyledim, Alâeddin’e, Kerim’e söyledim. Benden çok incindiler.

Ondan sordum.
Sen bana şöyle diyorsun:
Kiminle çağırdın?
Nasıl çağırdın?

Seni böylece hoş karşılayınca, ne yaptım ki, beni takdir ediyorsun? Şimdi gel ki, sana bir öpücük vereyim!

Ahi’ye dememiş miydin ki, Şemseddin sizden bahsediyor.
O bizden atılmıştır.

O Hâcegî denilen, kılı kırk yaran, fakr mertebesinde biricik bilginden bir kaç kat daha iyidir.
Ben meclise geldiğim zaman elini ağzına koyar:
«Susun, biz ne biliyoruz,» der.

Şimdi dedim ki:
Bizim aramızda bir bilirkişi gerektir ki, bu meseleleri kesip atsın, o ayırt etsin.
Ama o bilirkişi dışarıdan olmalı.

O, neye karar verirse inayetle baş eğmek, karara saygı göstermek gereklidir.
Yoksa onun azıcık da bir gücü olamaz.

Ama burada karar iş arasında veriliyor, iş arasında el çırpanlara, gemiye atlayanlara, satranç oynayanlara, hepsine hüküm veren o bilirkişi olmalı.

Şeyhin biri bir gün eline bir elma almıştı, Zeyneddin Kelusî’den sordu ve dedi ki:
«Ben Allah’ı gördüm, ondan bir elma istedim, bana verdi.

Sen Allah’ tan ne istersin?
Bayezid-i Bistamî, Allah’tan Allah’ı istedi; filan kişi filanı istedi.» Zeyneddin de dedi ki:
«Ben de Allah’tan Allah’ı istiyorum
«Öyleyse, sen Bayezid’in mertebesindesin,» dedi.
(M. 188)

Ben çocuktum, bana sordu; ben de başımla işaret ettim, seni isterim dedim.
Başım salladı, artık hiç bir şey söyleyemedim.
Bir daha ağzım açılmadı.

Ama bütün içim sözlerle, deyimlerle, manalarla dopdolu idi.
Öyle acayip bir hale gelmiştim ki, bu hal çocuk yaşında pek az kimselere nasip olmuştur.

Horasan’dan gelen büyüklerden biri yönünden üstada bir gönül açıklığı gelmişti, ona bir şeyler doğuyordu.
«Bana gel, benim babam ol!» diyordu, beni buna zorluyordu.

Onun çocukları için oldum; ne yapayım, onun hastası olmuştu.
Bu saatte hastaların başına gidersek orada rahat vardır.

Çünkü ulu Allah karşına ne çıkarırsa onu kendine tam bir mutluluk sayarsın.
Bizim nazenin kullarımızdan biri, uygunsuz bir toplum içinde tutsak düşmüştür diye beni gönderdiler; ona bir ziyan erişirse yazık olur, dediler.

Eğer iki dost, birbirinin yanında yahut karşı karşıya oturmuş konuşuyorlarsa o muhabbetin tadı ile onları uzaktan seyretmenin tadı bir olur mu?

Ama o uzaklık, eğer sende gönül sefası var da arada engel olmuyorsa, onun zevkine göre yakınlık zevki nerede kalır?

Bir kimse ki, uzaktan huzurda olursa, yakında nasıl olur?
Falan yere gidelim derler ona.
«Hele bir sor,» der,
«Şemseddin orada mıdır?
Eğer yoksa şimdilik işim var…»

Filan kuyumcu dedi ki:
«Senin hakkında uygunsuz sözler söylediklerini işittim.»

O övmeye başladı, ben, onu övünce:
«O nasıl olur?» dedi ve ilâve etti:

«Sen böyle değildin ancak onun sohbeti bereketi ile böyle oldun.
O seni açtıkça açılıyorsun.»

Parmakla dokundum, böylece eğildi ve dedi ki:
«Sen sohbete lâyık bir insansın.»

Ben hemen atıldım ve dedim ki:
 «Eğer halvet olur da yalnız ikimiz beraber olursak, bana on pabuç vurur musun (Verir misin)?

Her açılışta daha parlak bir hale geleyim.
Sen büyükler hakkındaki sözlerinle sohbete en lâyık bir zatsın.»

Ona inanmıştım, işitmiştim ki, büyük bir bilgindir, şöyledir böyledir.
Ama bununla değil.

Şimdi iyi sohbete dikkat et.
İster ki siz mescitte olasınız; oraya gelsin sizi görsün ve beni de övsün.
(M. 189)

Bana dedi ki:
«O, iyi olur ama falan kuyumcu da şeyh olmuştur, ne dersiniz?» Herkes kendi makamında büyüktür.
Ama onunla ne ilgisi var?

Bu hiç kimse hakkında uygunsuz söylemek değildi, bize göre onun âlemi başkadır.
Derviş ham hayaller peşindedir.

                ***

MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6

                    ***
Neler öğrendik:

1.   Şems Hazretlerinin insanların gönlüne baktığını, orada olan durumlardan haberdar olduğunu öğrendik.

2.   Şems Hazretlerinin bir toplulukta ondan bahsedildiği zaman haberdar olduğunu öğrendik.

3.   Şems Hazretlerinin kendini göstermeyen, gizleyen hizmet eden öğrencileri olduğunu, onları yetiştirdiğini öğrendik.

4.   Her zaman beraber olduğun dostunun yanlışını yüzüne söylediğin incineceğini bildiğimiz zaman daha az yüzünü gösteren başka bir dosta rica ederek onun söylemesini sağlamak gerektiğini öğrendik.

5.   Bir büyüğü çağıracağımız zaman kiminle çağıracağımızı ve nasıl çağırdığımıza özen göstermemiz gerektiğini, hoş ve takdir edilen bir şekilde yapılmasının gerektiğini öğrendik.

6.   Şems Hazretlerini kendisini alçaltmaya dışlamaya çalışanlara meydan okuduğunu öğrendik.

7.   Tanrı’dan kendisini istememiz gerektiğini, Tanrı’nın imkânlarını istemenin aşağıda olan bir istek olduğunu öğrendik.

8.   Bize ders verenin öğreticinin bilgisinden daha fazla kendisini istememiz (Bağlanmak) gerektiğini öğrendik.

9.   Tanrı’nın bizim karşımıza her ne çıkarırsa bir mutluluk kaynağı olarak kabul etmemiz ve razı olmamız gerektiğini öğrendik.

10.        Yüz yüze sohbetin çok kıymetli olduğunu, uzaktan sevmekten çok daha kıymetli ve faydalı olduğunu öğrendik.

11.        Hakkında kötü şeyler söylenen kişi bile olsa o kişiyle yüz yüze gelmek suretiyle kıskançlıktan ve iftiradan oluşan kötü sözlerin yok edilerek asıl gerçekliğinin ortaya çıkmasını sağlamamız, sevgi ve saygının gerçeklikle değerini bulmasının gerektiğini öğrendik.

 İşte böyle yaren,

Biri başkası hakkında bir şeyler söylediği zaman kendi bilgi ve görüşü ile duygularını katarak başkasına aktarır.

Bu adı geçen kişi hakkında ne kadar yorum yapılırsa aslından uzaklaşılır.
Bazen iyi çok kötü, bazen de kötü çok iyi durumuna getirilir.

Her iki durumda hakikatten uzak olduğu için kabul edilmemelidir.
Doğru olan yüz yüze gelmek ve birebir kendisini tanımak için konuşmaktır.

                                      *

Bir insan ne istiyorsa istediğinden hareketle o kişinin neyi sevdiğini, ne olmak istediğini, neyi ele geçirmek istediğini, yani bir şekilde seviyesini anlarız.

O kişinin şu andaki durumunu ve izlediği yolu ve hedefini açıkça anlarız.
İstekler arif olanlar için anlayış ve kavrayış olarak çok büyük ip ucu verir.

                                 *
RAVLİ

24 Eylül 2012 Pazartesi

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE DÜŞMANIN OYUNUNU GÖRMEK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Hama ile Hana arasında Hasana’ya gittim.
Mevlana ile Mecduddin aralarında şöyle konuştular:
Biz uyuştuk.

Evet, Şemseddin bizi atlatmaktan hoşlanır, ısrar edersek evet der, ne iyi olur, yine gider.

Eğer bizden ayrılırsa tedbirli davranmamız gereklidir.
Vaz geçerse hiç bir şey olmamış gibi davranırız.

O zaman bize meşhur Cuha’nın kolu çolak olduğu vakit tamburunu çalarak söylediği şu şarkıyı hatırlamak gerekir,

Şiir:
Ben hep senin köyünde kemik topluyorum ki,
Oraya hiç bir köpek ayak basmasın diye.

(Senin sofrandan dışarı artıklarınla besleniyorum, ‘Söylediklerini topluyorum

(Senin çevrene başka birilerinin gelmemesi, yalnız benim gıdam olarak kalman için çalışıyorum.)

Onlar nerededirler?
Nihayet ben diyorum ki, onlar benimkilerdir.
Sonunda anlaşıldı.

Dediniz ki, sen hep şu mısraları mırıldanırdın: (M. 186)

Şiir:
Ay yükseldi, biz alçaklaştık

( Tanrı’dan gelen nurlara sahip kişi yükseldikçe biz ona uymak yerine yanlış işler yaparak bu aydınlanmaktan mahrum kaldık)

Beyit:
Sevgilim bundan sonra bizden her ne işitsen,
Artık el açma bize, çünkü biz gittik elden.

(Sevgili büyüğüm, biz yoldan çıktık, her ne bize versen kıymetini bilemeyecek duruma geldik)

Görüyorum ki, göklerden dalga-dalga nur yağıyor..
O yavrunun yüzünden, benim yüzümden ve gözümden fışkıran nurla ta ciğerimi görüyorum.

Kuran’da, «Ey iman edenler!
Niçin yapmadığınız şeyleri söylersiniz,» anlamındaki ayetin yorumu şudur:
Bu ayet bir kere müminler hakkındadır, onları ilgilendirir.

Eğer buradaki özellik onun hakkında ise ne dersin?
«Niçin söylüyorsunuz?»
Sözü, kıskançlık kaynağından gelmiş olurdu.

Onlar kendi testilerine başkalarının tortusunu doldurmaya hiç razı olurlar mı?

O halde «Yapmadığınız şeyler,» buyrulmasının yeri olur muydu? Yeter ki bir sebep olsun.

Bunlar bir toplumdur ki, onlara iki akça verip, kâseyi doldurup götürebilirsin.

Bu ne demektir?
Katırın açlıktan kemikleri dışarı fırlamış.

(Aldığı bilgiyi taşıyamayacak yapıda ve durumda olmak)

(Yediğini hazmedecek durumda olmamak)

Sözünden başka hali de değişti; hali ile birlikte konuşması da düzgünleşti.
Artık bir şey söylemez.
Bu azarlama onlar içindir.

Siz niçin halinize uygun olmayan bu sözleri söylediniz?
Derler ki, hayır ben, bu hal ehlinin kulu kölesiyim.
Onların duyduklarını duyanlardanım.

Şu halde iş böyle olunca size mübarek olsun!
Bu çok fena bir haldir, kendine oyun oynuyorsun demektir.

Erkeklik odur ki, düşmanın oyununu görebilesin.
Söze başladı ve dedi ki:
Söyledi ve söylüyoruz.

Bunun nihayet senin oyunun olduğunu görüyorsun.
O gece kendisini çağırmadıklarından dolayı incinmişti.
Beni de evde zayıf birisi var diye çağırmışlardır.

O kimdir diye sorarlarsa, buraya gelmesini istemediğim bir adamdı dersin.
Ona bir peri verdim ki, gerçek görüşlü olduğu için gelmedi, uçtu gitti, beni kurtardı.

Ama nihayet bu kanadı sana ben verdim.
Gerekirdi ki, şimdiye kadar yerinde kalmış olsun.

Yaklaştı ve dedi ki:
Ben Kerim ile bir tarafa gitmek istiyorum.

Eğer yalnızsa.
Yalnızdır, değildir, kendisi bilir.

Ben ona, «Düşmanın oyununa dikkat et,» diyorum.
«Oyun bundan daha açık olur mu ki, falan evde öleceğim,» dedi.
Ona çok inanırdık ve o açık konuşmuştur, diyordum.(M. 187)

Allah bizim aramızdadır.
Bu işareti dinle!
                  ***

MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6

                    ***
Neler öğrendik:

1.   Sevilen büyüğe yakın olanların kıskançlık gösterdiklerini, başkalarını yaklaştırmamak için uğraştıklarını öğrendik.

2.   Sevilen büyüğün kulağına sevimsiz sözler giderse o sözü söyleyen kişiden uzaklaşacağını, onu kendi haline bırakacağını öğrendik.

3.   Büyüğe karşı sevgi saygı göstermediğimiz, onu kendimize sevgili yapmadığımız müddetçe ondan bize nur verilse bile değerini bilemeyeceğimizi, bunu uygun şekilde kullanamayacağımızı öğrendik.

4.   Kuran’da kime hitap edilmişse o söz o söylenene ait olduğunu, başka bir kişi ve alana o sözün götürülmemesi gerektiğini öğrendik.

5.   Herhangi bir söz ilgilisinden başka yerde söz ediliyorsa bunun kıskançlıktan olduğunu öğrendik.

6.   Büyükler başka birinin sözünü ancak bir sebep ve gerek olursa söz ettiklerini öğrendik.

7.   Bazı toplulukların para ile iş yaptıklarından onların parasını alarak bilgi verilmesinin gerektiğini, o topluluğun paraya verdikleri kıymet ölçüsünde alacakları bilgiyi değerli bilerek yararlanacaklarını öğrendik.

8.   Yükümüzü ve bizi taşıyana iyi bakmamız gerektiğini, güçlü tutmamız gerektiğini öğrendik.

9.   Doğru sözü kabul edenin düşünce ve davranışlarının hemen değişmeye başladıklarını öğrendik.

10.           Duyup da anlamayanların anlamış gibi davranmalarının kendini kandırmak için yapılan bir oyun olduğunu öğrendik.

11.           Azarlama ile söz ve düşünce ve davranışları değişmeye başlayınca başka bir şeyler söylemenin gerekmediğini öğrendik.

12.           Düşman olanlarını, düşmanca davrananları bilmemiz ve onların oyunlarını görmemiz gerektiğini öğrendik.

 İşte böyle yaren,

Düşmanın yapacağı kötülüğü akıl yoluyla sezmemiz ve gereken tedbirleri almamız gerekmektedir.

Düşmana karşı her zaman uyanık olmak ve gerekir.

Düşmanın hakkından gelebilmek için silah gerekir eğer silahınız yoksa düşmandan uzak durmamız gerekir.

(Tahta kılıçla savaş yapılmaz)

Düşmanımız ne kadar güçsüz olursa olsun yine de dikkat etmemiz, uyanık olmamız gerekir.

Bir şey yaparak karşıya zarar verirsek, onun oyununu bozarsak, gücendirirsek düşman olurlar.

Birine iyilik yaparsak onu şeytan kandırarak sana düşmanlık yaptırır ve senin bir daha iyilik yapmana engel olur.

Bir kişi kıskanç ise sende gördüğü veya hissettiği bir değerden dolayı çekememezlik eder ve sana düşmanlık etmeye başlar.

Büyük kişilere Tanrı’nın verdiğini kıskananlar düşmanlık ederler.
Bu düşmanlık yapmada aslında şikayet Tanrı’ya dır.

Kıskanç kişi içinden Tanrı’ya şunu der:
Ben varken, ben buna daha uygun iken o değersiz kişiye değerli şeyleri niye verdin? Diye şikâyet eder.

Tanrı dilediğine zenginlik, isteyene de ilim verdiğini tekrar hatırladık, öğrendik.

                               *
RAVLİ

23 Eylül 2012 Pazar

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE SEVİLEN VE BEĞENİLENDEN ÖĞRENMEK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Ferhat ile Hüsrev ve Şirin hikâyesini Leylâ ile birlikte söylüyoruz. Eğer bırakırlarsa işler iyi olur.

Lala hikâyesini birinci gün yasakladı; ikinci gün bir kaç altın verdi, tatlı sözlerle tekrar müsaade etti, «Bana bir iş buyur,» dedi.

«Şöyle böyle hiç şehvet sözü olmasın öyle bir şey bulunmasın içinde. Bu Lala işidir,» dedi.

O günü baktım ve «Bu hal şehvet halinden ne kadar uzak!» dedim.
O bir köşeden geldi. «Bu böyledir,» dedi.

Keşke bir şey okusaydı da beni şu medreseden kurtarsaydı.
Allah korusun ki bir şey okumadım da böyle bir kaç şey yapabildim. Allah’a sığınırım eğer bir şey okudumsa.

Şahap diyordu ki: Bu çocukcağız bana, Şam’a gideyim de tahsil edeyim diyor.
Dedi ki: Allah’a sığınırım!
Henüz gitmediği halde bizi bazı sorularla aciz bırakıyor.

Ben bütün bu divaneliğimle nice akıllıları şarap küpüne sokmuşum. Bütün dalgınlığımla nice açıkgözleri koltuğumda götürmüşüm.
İçimde bir müjde sevinci vardı.

Güya havalarda uçuyordum, yeryüzünde değildim.
Tahsil ediyorsun ama bana göre hayır.
Her gün bir satır okursan böyle olur.

Babanın seni tahsile göndermekten maksadı şu idi:
Zamane kötüdür halk çocukları azdırır.
Allahtan korkmazlar.

Bu anda Allah’a çok şükürler olsun!
Senin elde ettiğin bilgiler yeter derecededir.

Yolda çeşitli fenlerden söz açmıştım; Diyordum ki:
Yol, ev gibi değildir.

Ben türlü fenlerde yetkili bir bilgin gibi önemli fen konularından konuşuyordum.
Biz, birçok yazma eserlerden daha üstün geldik.

Ama Mevlana bizden daha üstün.
Çünkü her ne varsa bir kere ondadır.
Sen kendini tamamıyla ona vermezsen o da senin olmaz.

(M. 183) Yüce Allah kutsal hadiste şöyle buyuruyor: «Bana bir karış yaklaşan kuluma ben bir arşın yaklaşırım.»

Uzaklık, büyüklük Mevlana’dandır; açık söylüyorum.
Bugün bana iyi bakacak mısın?

Hiç mürüvvette (İnsanlığa, mertliğe, yiğitliğe, cömertliğe, iyilikseverliğe) sığar mı ki seni bu kadar bilgi ile üstün niteliklerle sade akıl yönünden göreyim?

Hazreti Peygamber buyurmuştur ki:
«Kul acıkınca onun kalbinden ve dilinden hikmet bulutları yağmur yağdırır.»

Şiir:
Bu gün kıblesi mutfak olan kimselerin,
İyi bil ki, yarın yerleri cehennem olacaktır.

Ey senin o, gırtlağın ki, Allah’ın, «Yiyin için!» emri ile kesilmiştir! Bir kere sor ve de ki:
Ey gırtlak söyle bir kere sen hançer (Bıçak) misin?
Yoksa hançere (Gırtlak) misin?

Az yemek sendeki gücü artırır, çok yemek hikmet ve düşünce kudretini azaltır.

Herkes mademki onunla kendini süsler, bu öğüdü dinle:
Burada bulur da yemezsen, öte tarafta yersin, bu bana bir başlangıçtır dersin.
Bunu öğren ki, gönül açıklığı ve sevap kazanasın!
Aradığın sevgili sık-sık sana yüz göstersin.

Bunun misali, şuna benzer: iki kişi oruç tutar, biri bir şey bulamadığından aç durur, öteki ise bu orucu her şey bulduğu halde Allah rızası için, sırf sevap kazanması için tutar.

Başka bir örneğini daha anlatayım:
Bir hadım ağası ile başka bir delikanlı zinadan sakınırlar yahut bir hasta ile güçlü kuvvetli bir erkek perhiz yaparlarsa, bunlar, hiç biri birbirlerine eşit olurlar mı?

Nasıl ki, bütün hayvanlar da dişilerini bulamayınca göremeyince sabrederler.
Ama hapsinin de zayıf bir tarafı vardır.

Şiir:
Ey Leylâ’nın vefalı soydaşları,
Allah sizin sayınızı artırsın!

Leylâ gibilerdir ki, aşka susayanlara karşı cömertçe canlarını bağışlarlar.

Evet, Horasan caddesinde develer gördüm; bilmiyorum ki üç yüz tane mi yoksa bin tane mi?

Bu nasıl bir zor iştir ki, onların hangisi erkek hangisi dişidir, anlayamadım.
Ötekilerini de bilmiyorum.
Bari onun sözü, erkek ve dişidir.

Eğer öteki erkek ve dişi olmasaydı onun sözü de erkek ve dişi olmazdı.
Hareketi de erkekçe ve dişice olmazdı.
Her millette erkek de dişi de vardır.
Ancak bir toplumda yoktur.

Bu ayrıcalıktır ama nerede o toplum?
Mademki onu göremiyorsun ey sevgili artık ne söyleniyorsun?
Bizi biraz yalnız bırak. (M. 184)

Çünkü bize yakınlık göstermezlerde yalnız kalmanız gerekiyor.
Bizim aşinamız (Bildiğimiz, tanıdığımız), bizi tanıyan o can kimdir?
Şimdi bu sözü açıktan söylüyorum.
O kendi uğursuzluğunu nasıl anlayabilir?

Bunu, Allah bilir.
Eğer mana yönünden söz açarsak hoş olmaz.

Eğer manadan söz açmazsak kutsal hadiste buyrulduğu gibi:
«Bana bir karış yaklaşana ben bir arşın yaklaşırım.» Söz eri olan bir insanın içinde dalgalanan nice sözler, nükteler vardır.

Ancak onu dinleyecek yetenekte kimse bulamazsa neye yarar?
Oraya gitti, oturdu.
Deniyor ki, geride başka insanlar da var.

Vaize başlayınca benim hatırıma şu şiir geldi.
Şiir:

Harabat ehli (Virane) oldum, gamdan (Üzüntüden) kurtuldum,
Bende ne zabitlik (Din kurallarına uymak) kaldı, ne Kuran okuma kaygısı.

O özgür erlere hizmet yolunda,
Belimi, onun sağlam zünnarı (Hizmet kuşağı) ile bağladım.

Meclisin neşesi üç şeyle gelir derler.
Bende hem şarap (Sarhoş eden sözler) var, hem güzel var, hem ışık.

Beyit:
Biz sana kulluğumuzu gösterdik (Sevgi ile bağlanarak hizmet etmek), ne çare ki,
Senin çirkin huyun köle satın almasını bilmedi (Beni kabul etmedi)!

Kuyu kazan kimse sudan nasıl kurtulabilir?
Sitemli sözlerle kendilerini ariflerden gösterirler, hep uğraşırlar ki, örtünsün diye.

Bir de saçlarını hep dışarı fırlatır sonra örter, binlerce cilveler, yaramazlıklar yapar ki, kimse kendisini tanımasın.

Akıllı adam onu bilir Dikkati başka yöne çekeni.
O nerede, bu nerede?

Bu birinin yaptığı, öteki gibi doğru olabilir mi?
Böylece söze de dikkat etmelidir.

Birçok kimseler sözü kapalı söylemek isterler.
Nihayet kendinden insaf et bir kere.

Senin güzel bir cariyen olsa, hanımının erkek kardeşi de onu görse, ona, «Hoşuna gitmedi mi?» diye sorarsan, o hoşlanmamak ileride ne etkiler ve ziyanlar meydana getirir.

Çocuğun biri, kendini öven ve güzel bulan dadısına, «Benim yüzüm güzelse senin hoşuna gitmeyen çirkin yüz kimin yüzüdür?» demiş.
O kimdir ki, beni bildiğini iddia ediyor?

Dünyada hiç çirkin yoktur, ama bir ölçüye göre. (M. 185)
Küfür bile çirkin değildir.

Ama iman ile karşılaştırılınca çirkin olur.
Yoksa kendi nefsinde güzeldir.

O iman karşısına gelince, bozuk ve çirkin görünür.
Demir nefsinde demirdir, serttir.

Ama onda halk için faydalar vardır, kuvvet yardır.
Fakat bakıra göre derecesi daha aşağıdır.

Çünkü bakır her şeye elverişlidir, her kılığa girer; demirden ziyade, kimya işinde elverişlidir.

Bu niteliği dolayısıyla de demirden üstün sayılır.

Gümüşe sıra gelinceye kadar, çok güzeldir ama altın, mücevher, değerli inci de sıra ile biri ötekinden üstündür.

Yakuta sor bir kere: «Neden öyle kıpkızıl oldun?
Yoksa sana bu hal güneşten mi geldi?
(Güneşin parlaklılığından, renkliliğinden, aydınlatan ve ısıtan özelliğinden)

Eğer söz onu küçümserse, değerini azaltır ve kırarsa onu başka bir manada, başka bir şekilde ayıklar gösterirlerse ne çıkar.

Eğer böyle olmasa, onun hiç bir bilgisi yok demektir.
Öyle ise en azından ona, «Pabuçlarını al!

Biz bunu kabul etmeyiz; bunu kabul edenlere de engel oluruz, hainlik ederiz,» deriz.

Ona sordum:
Ne zaman beni bildin?
Ne zaman beni gördün?
Ne zaman eteğin eteğime, kolun koluma dokundu?
Ne zaman benimle oturdun ve bana yoldaşlık ettin?

Balığın bilinen tarafı, onun suda yaşamasıdır.
Eğer her hangi bir hayvanın sudan kaçtığını, su korkusu ile öldüğünü görürsen, o balık değildir.

Ona Allah’tan bahsedildiği vakit üzüntüden, korkudan ölür ve bu yüzden sudan çıkmak ister.
Ama balığın suda yaşadığını ispat için, davaya, şahide, ispata hacet yoktur.

Çünkü o suda yaşar, sudan çıkmaz, rastgele çıksa bile asıl olan onun suda yaşamasıdır.

Diyelim ki, Halife bir zümreye beyaz, bir zümreye yeşil, başka bir zümreye de kırmızı elbise giydirmiştir.

Hatta bazılarının başlarına geniş kenarlı külahlar koydurmuştur.
O bununla övünür ve onu bozmaz.

Ancak onun vezir ve yakınları belki bu töreyi değiştirebilirler.
Ama onlar da hep birlikte o halifeye sığınırlar.

Çünkü onların halkı korumaktan başka işleri yoktur.
Başka maksatları da olamaz.

Halife kendisi için iyi olanları bilir, onu affeder, nefsiyle bilir.
Vezir, eğer ona karşı bir düşmanlığa kalkışan olursa bunu haber verir.
Onun bundan başka işi yoktur.

Kutsal hadiste Allah şöyle buyuruyor:
 «Gizli bir hazine idim, kendimi tanıtmak hoşuma gittiği için yaratıkları yarattım ki, beni bilsinler!»

                  ***

MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6

                    ***
Neler öğrendik:

1.   Sevilen ve beğenilen birinin gözüyle görmek ve söylemekle işlerin iyi olacağını öğrendik.

2.   Cinsellik bulaşmamış işlerin kolayca düzene gireceğini öğrendik.

3.   İçinde müjde sevinci olan bilgin birinin birebir anlatmasında duygular, sevinçler, faydalar ve tehlikeler açıkça anlatılarak ve önemi belirtilerek, sırların açıkça söylendiği bir anlatımın etkili, güzel ve yeterli bir öğretim olacağını öğrendik.

4.   Kitaptan okumak suretiyle edilen bilginin istenilen ve beklenilen faydayı vermediğini öğrendik.

5.   Gidilen bir yolda tehlikeler olduğunu, ev gibi bir korumanın olmadığını yani saf, temiz öz bilgilerin emin yerde daha tehlikesizce alınabileceğini, deneme-yanılma metodu ile öğrenmenin çok tehlikelerle karşılaştıracağını ve zararlar verebileceğini öğrendik.

6.   Mevlana Hazretlerinin her şeyle dolu olduğunu, ondan yararlanmak için kendimizi ona vermemizle (Severek ve saygı duyarak bağlanmak) suretiyle yararlanabileceğimizi öğrendik.

7.   Mevlana Hazretlerine ne kadar yaklaşırsak onun bize daha fazla yaklaşacağını öğrendik.

8.   Ruhunu doyuma ulaştırmak isteyenin Tanrı’nın onu doyurmak için sayısız sebeplerle ona lazım olanı gönderdiğini öğrendik.

9.   Az yemek yememiz gerektiğini, az yemeğin düşünce ve kontrolü artırdığını öğrendik.

10.           Var olduğu halde perhiz etmenin değerli olduğunu, yok olanın mecburen perhiz ettirdiğinden kıymetli olmadığını öğrendik.

11.           Sevgi yönünden cömert olmamız gerektiğini öğrendik.

12.           Toplumda erkek ve dişi karışık olduğunu, yalnızca Tanrı erlerinin bir cins olduğunu öğrendik.

13.           Bir insanın kendi uğursuzluğunu (İyilik yapma kaynağının olmayışı) anlayamayacağını öğrendik.

14.           Bir işle uğraşan kimse o işin iyiliğine ve pisliğine muhakkak bulaşacaklarını öğrendik.

15.           Akıllı adamların arif olanları bileceklerini, arif süsü verenleri de bileceklerini ve ayıracaklarını öğrendik.

16.           Söze dikkat etmek ve güzel sözden hoşlanmak gerektiğini öğrendik.

17.           Çirkin olmadığını, güzelliğin derecesinin en altında olanlara oranla çirkin göründüğünü öğrendik.

18.           Bir şeye açlık duyduğumuz zaman Tanrı’nın yardım ettiğini öğrendik.

    
İşte böyle yaren,

Güzellik, kalitelilik, olgunluk, yarayışlılık, değişik durumlarda bile kullanılabilir olması durumunda olup değerini muhafaza edenin değeri daima üstün olduğunu öğrendik, anladık.

Birini tanıdığını söylemek için onun yaşamını bilecek kadar yakın olmak, uzun süreli görmek, kol kola gezecek kadar samimi olmak, birlikte oturup konuşmak, beraber yol arkadaşlığı yapmak gerektiğini öğrendik, anladık.

Kimi Tanrı rahmetinin içinde kendine hayat bulur, kimi de korkup konuşmaktan bile kaçtıklarını öğrendik, anladık.

Her ne durumda olursak olalım Tanrı’ya sığınmak ve yardım almanın her insanın bilmesi ve yapması gereken bir davranış olduğunu öğrendik, anladık.

                     *
RAVLİ

22 Eylül 2012 Cumartesi

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE BİLGİNİN PERDE OLMASI

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Muhammed Emirci anlatıyordu:
«Bir adam gelir, söylenir durur.

Kaynanama şöyle dedim, karıma böyle dedim, cariyeme bunu söyledim, diye bulaştırmadık kimse bırakmaz.»

Bu adam kadın istiyorsa on tane bile alsın.
O temiz yürekli bir erkek bana da gelir kendi evinde de böylece konuşur.

Adamın sakalını tuttum, birer-birer yoldum, ona öyle bir şey yaptım ki, başkaları da ibret alsın.

Bunlar kadınların ve Müslüman ailelerinin adlarını kötüye çıkarmasınlar.
Ben bu evin temiz adını ve çocuklarınızı düşünerek üzülüyorum.
Siz nasıl razı oldunuz?
Benim haberim olmadı.

Eğer konuşuyorsun dersem, tekrar söyle.
Ne dedim ki, evet diyorsun, bunun manası nedir?
Manası bu demektir o kadar.

«Eğer evet demekte geç kalıyorsam, niçin evet demiyorsun,» diye soruyorsun.
Bu itiraz demektir.

Ben zaten itiraz ediyorum.
Eğer varsa söyle; itirazda bir eğrilik varsa doğrultayım.

Bir adam vardır ki başka bir üstadın işinin kalıbı olur (Uzmanı). (M.179)
O kimse candır.
Bundan keder yoktur.

Allah’tan üstün kimse var mıdır ki, hem kalıp olsun, hem can olsun? 
Bu imkânsızdır.
Ben seninle birlikte azap duyuyorum bunu filan zat ile birlikte konuştuk.
Bu işten dolayı özür dilemektedir.

Ben ona dedim ki:
Yüzünü görünceye kadar bu sözlerle avunmam ancak Mevlana o görüştüğümüz yerde üzüldü.

Ben kılıç ile teklifsizim.
Beni bilirler.
Bunu yapmıyorsam erkekliğim icabıdır.
Yoksa sizin yaptığınız gibi yapmadım.

Belki onu sevdiğim zamanlarda bile yapmadım.
Bir daha hastalığın bana yol bulmasına fırsat verme. «Aman işitiyor,» dedim. «Ne dedim ki işitsin,» dedi.
«Bu açık sözleri işitir,» dedi.

«Yani bir şey işitmeyeyim bir söz olmasın.
Bir zamiri, (Gizli bir sözü) var,» dedi.
Görüyorsun ki, gizli sözü anladı.

Eğer bu sözün dış anlamına arif itiraz ederse bundan doğacak üzüntü benim elimde değildir.
O, elimde olmadan kendi kendine bana musallat oluyor ve yine elimde olmadan geçip gidiyor.
«Nasıl olur?» dedi.

Ona, kendi bilgisi perde oldu.
İşte Kuran’da buyrulduğu gibi:
«Onu bir Allah bilir, bir de bilgide uzman olanlar

Çünkü «Bilgide uzman olanlar sözün yorumunu bilirler.» dedi.
Bunu, soru yönünden söylemişti, ona gülmüştünüz.
Bu söz her iki anlamın dışında değildir.

Söz yapıcı olduğu zaman uyku getirir.

Nasıl ki, uyanık gönüller uykuda da iş görür.
Aman tekrar söyle bu mısranın baş tarafı ne idi?

Sahabe (Peygamberin dostları) hiç itiraz etmezlerdi.
Hazreti Mustafa’ya (S.A.) karşı inançları dolayısıyla onu dinlerken mest olurlardı.

O güzel sözlerden, Hazreti Ebubekr yedi hadisten başkasını nakletmedi.
Eğer sorsalardı, aldıkları cevaptan çok faydalanırlar, birçok gizli noktalar açıklanırdı.
Bundan bizim sözümüzün kokusu geliyor.

 Hallac’ın «Ben Hakkım,» sözü pervasızcadır
Bayezid’in, «Kendimi kutlarım,» sözü daha kapalıcadır, insanlar arasında hiç kimse yoktur ki kendinde az çok benlik olmasın.

Hazreti Musa (Allah’ın selâmı üzerine olsun):
«Ben yeryüzünde olan insanlardan daha bilginim,» diye biraz benlik gösterince Allah onu Hızır Aleyhisselâma havale etti ki, bir kaç gün onunla birlikte dolaşsın; o benlik davası kendisinden gitsin.

(M. 180) Hazreti Muhammed (S.A) Hazreti Ali’ye buyurdular ki, «Sen niçin vuslat orucu tutmakta bana uydun da böyle arık ve güçsüz düştün?»

«Ben, her hangi biriniz gibi değilim.
Allah’ımın yanında gecelerim, O beni yedirir içirir,» buyurdu.

 Bazı gerçekçi araştırmacılar, Kuran’ın şu ayetinin inmesini araştırmışlar ve demişlerdir ki:
«Ey Resulüm, de ki, şüphesiz ben de sizin gibi bir insanım!..»
 (Kehf suresi, 110) anlamındaki Allah hitabının özeti şudur:
«Ey Resulüm!

Sen Allahsal tecelli ile dolu olduğun vakit benliği kendinden uzaklaştır, böyle söyle.»
Ama ulu Allah sevgili Peygamber’inin kutlu gönlünü kırmamak için de ayetin sonuna şunu ekledi:

«Ancak bana vahiy gelir.
Allah’ınız tek Allah’tır
Bundan sonra da
«Allah’ına ulaşmak dileğinde bulunan güzel ameller (İş, niyet) işlesin
Bu da evvelki hitapların benzeridir.

«Ben, her hangi biriniz gibi değilim,» diyen Peygamber’ine şunu da hatırlatıyor; aynı ayetin sonunda:
«Rablerine kulluk vazifesini yaparken hiç bir ortak koşmasın,» buyuruyor ki, bu da onun aynıdır.

Lâkin iyi kullar cihan yurdunu ibadetle, akılla bayındırlaştırırlar.
İki cihan bu iki şeyle yani ibadet ve akılla bağlanmıştır.
Bütün zamanlar, her iki âlemde tasarruftan gaflettedirler.

Senin elin ayağın taklit ile uzanır, güçlenir, bunda yoksun kalmak korkusu yoktur.
Ama önce inkâr ettirir, ama sonra kendine gelince seni çevik ve canlı bir hale getirir.

Herkes, bu zehî (Ne güzel) kelimesine âşıktır.
Bu, «Ne güzel» sözü uğrunda ölürler.
Senin görüşün onun sıfatları iledir.

Kendi dileklerinden başkasını isteme!
Senin istediğin şey oradadır.

Pisliklere, karanlıklara ve oburluğa, öteki âleme ait perdelere bakmak ve böylece bulanıklıklar ve zorluklar içinde yaşamak çocuk oyuncakları ile uğraşmaya benzer.

Bazıları görünüşte onu yok ederler, gaflet uykusundan uyanırlar.
Yarın vaiz etmek gerekiyor.
Bu zordur, ama bir kapı açılmıştır.
Çare yoktur.

Bu kapıyı kapadın mı feryatlar, şikâyetler, ayıplamalar başlar.
Keşke bunun onlara bir faydası da olsa.
Söylenmesi gerekli bütün sözler söylenmiştir.
Açık ve kapalı anlatılmıştır.

Ama sanki hiç öğüt dinlememiş gibi davranırlar.
Ne sözün açık anlamını kavrayabilirler, ne de maksat ve manasını anlarlar.
Mademki anlayamıyorlar bu konuda nasıl konuşulabilinir.

Bilgiye dayanmayan amelin (İş, niyet) sonu sapkınlıktır.

Bunlar acaba girdikleri çilelerden ne elde ediyorlar?
Orada ne yaparlar?

«Allah’tan başka ilâh yoktur, ancak Allah vardır, (La ilahe illallah)» yolundaki sözleri, dil işi değil muamele işidir.
Onu uygulamak ister.

Bilmiyorum bundan onun elinde kalan kazanç (M. 181) ister değişik olsun, ister olmasın.
Söz ancak onun sözüdür.

Nasıl isterse onu o tarafa çevirir.
Nihayet Allahın öyle kulları da vardır ki, o halin, hali olur.

Senin söz üstadın bilmiyorum, ben miyim?
Vardır diyorum.

Şimdi bizim evimizin kervansarayında bize cefa veren o adam kimdir ki, herkes ondan inciniyor?
Bunlardan biri benim.

Bugün sanki bir yıldan beri binanın tapusunu bana vermişler.
Ama şimdi de kötülük yapmak istiyorlar, bunu artırabilirler de.
O zaman o tapunun ne değeri olur?

Eğer gelir de bu kervansaray bana lâzım değil derlerse, bana olan saygıyı artırmış olurlar.
Bu bana da yaraşmaz, geri al derim.

Bu sözleşmeyi bozmak olur.
Lâkin onun bu işin bozulduğuna tanıklık edecek kimsesi yok.

Bu söz söylenmiş ama nasıl yapar?
Ne gibi bir tedbir bulmalı ki, bu icar sözleşmesini bozsunlar.

Bundan bizim sözümüzün kokusu geliyor.
O sözden de şu beytin kokusu:

Beyit:
Evet, güneş bir adamdan uzaklaşınca,
Güneş yerine çıra yakar o zavallı.
Olur, bu işler olur.
Tanrı işidir bu.

Benim sözümü hatırında tutamadığını anladığın zaman, başka sözlerle meşgul olursun.
Sen namaz kılmıyorsun, bundan önce kılıyordun.

Namaz ve ibadetle meşgul olmak mutluluk nişanesidir.

Senin kuruntuların beni ihtiyarlattı.
Eğer ayrılığın herhangi bir şey yüzünden olsaydı, bu sıkıntı ona bağlı olurdu.

Eğer oraya gelirsen benim ayağımı kim tırmalayacak, beni kim kötüleyecek?
Peygamberlere bile iftira ettiler.
Yakup oğullarına yakışmayacak sözler söylediler.
«Bir oğlanı seviyor,» dediler.
«O pislik yuvasıdır,» dediler.

Hazreti Muhammed (S.A.)’ yüzüğünü çevirince:
«Sizi boş yere mi yarattık sanıyorsunuz?
Siz yine bize döneceksiniz
(Müminin suresi, 115) anlamındaki ayetin hikmeti aşikâr olur.

Gözleri çocuklarına dönük olan peygamberler zümresine de hile ettiler.
Bu, onlara kendilerinin Hakta nasıl birleşeceklerini gösteren bir ayna oldu.

Hazreti Peygamber Ayşe ile nasıl birleşti ise, bunun için hikâyelerin en güzeli, dediler ve zamane halkı bunu şehvet âlemine naklettiler ve öyle adlandırdılar.

Ama gördük ki bu vaiz, Davut Aleyhissalam ile başka peygamberler hakkında neler söylüyor.

Ancak oturan dinleyicileri etkiledi.
«İsterse onlar meclisinizde hazır olmasınlar ve bunun için bu yolu açıyor, artık bizden vaiz istemeyecek,» dedi.

Nerede o vaizler?
Bu vaizin okuyucuları nerede?

Yahut nerede o peygamber ki, hep biricik oğlunu arasın? (M. 182) Nerede o biricik evlât ki, ayıpladıkları şeyi ‘o yaratsın.

Onlara dedi ki: «Siz de falanın konuştuğu gibi vaiz edin!
Hatta benim kardeşim ve vaizler neler söylerler; işte vaiz derler sana! Eğer insanoğlu isen başını bu medreseden yukarı kaldırmazsın, insanoğlu değilsen hayır; belki benim gibi söylersin:

Ben Şam’ da, Rum diyarında kadılar kadısıyım, Halifenin yakınlarındanım.
Kitabım boynumda, âlimler atımın dizginlerini çekiyorlar.
«Bu karanlıklar içinde oldu,» derse o başka.

                  ***

MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6

                    ***
Neler öğrendik:

1.   Aile içinde olanı başkalarına söylemenin doğru olmadığını öğrendik.

2.   Aile içindeki sorun o kişiyi bunaltıyorsa, aile birlikteliğini tehlikeye düşürüyorsa; sır saklayan bilgili yaşlı bir dosta açık yüreklilikle söyleyerek soruna çözüm aramasının doğru olacağını öğrendik.

3.   Aile sırlarını duyanın da bu duyumunu dedi-kodu etmek yerine yardımcı olmak için çaba sarf etmesinin doğru olacağını öğrendik.

4.   Konusunda uzman olanın yönlendirmesiyle kişinin doğru yaşam şeklini bulabileceğini öğrendik.

5.   İnsanlar gizlese bile bir sorun varsa başkaları tarafından anlaşılabileceğini, bu bakımdan sorunun çözümü için çare aranmasının gerektiğini öğrendik.

6.   Yüz yüze gelişlerde bir şey söz ile anlatılmasa bile anlaşılabildiğini öğrendik.

7.   Bir şey duyanın muhakkak o sözden etkilendiğini öğrendik.

8.   Yorum yapmak için bilgisi ve deneyimi olanların gerçeği anlamada ve kavramada usta olabileceklerini öğrendik.

9.   Yapıcı söz dinleyenlerin esnediklerini, gevşediklerini öğrendik.

10.           Yıkıcı dinleyenlerin sinirlendiklerini, gerginleştiklerini öğrendik.

11.           Uyanık gönüller uykuda da iş görürler çünkü sözün değişik taraflara gitmesinden, anlayışların farklı olmasından dolayı gönülden sessiz ve sözsüz anlatımların istenilen maksada aynen ulaştırdığını öğrendik.

12.           Olgun kişiye inanarak, yani gönlünü ona açarak dinlemenin kalıcı faydalı olduğunu, zevk verdiğini öğrendik.

13.           Herkes de bir şekilde benlik olduğunu, kişi kendisinin en doğruyu sağlam olarak bildiğini sandığını ve görüşü savunduğunu öğrendik.

14.           Tanrı katında herkesin farklı bir biçimde beslendiğini, kuvvet aldığını, taklit edenin zarara düşebileceğini öğrendik.

15.           Tanrı’ya ulaşmak için iyi niyetli olmamız ve iyi işler yapmamız gerektiğini, Tanrı’ya ortak koşmaktan dikkatli bir şekilde sakınmamız, benliği kuvvetlendirmemiz gerektiğini öğrendik.

16.           Dünyada ve ahrette geçerli olanın ibadet ve akılla yaptığımız işler olduğunu öğrendik.

17.           Mutlu insanların namaz kıldığını öğrendik.

        İşte böyle yaren,

Doğru-yanlış, geçerli-geçersiz demeden duyduğumuz her şey bizi etkiler ve ilk bilgi olduğundan aklımız bunu aksi ispat edilene kadar doğru kabul eder.

Taraflı, yanlış, maksatlı söylenen sözleri doğru kabul edersek; sonraki bütün görüşlerimize perde (Engel) olur.

 Anlatılanlarda saklanan, eklenen, büyültülen, yok sayılan, görmezlikten gelinen, abartılan, benliğin çok katkılar karıştırmış olduğundan doğrusunu Tanrı’nın ve bilgide uzman olmuş kişinin bileceğini öğrendik.

 Sözün açık anlamını kavramak, maksat ve manasını anlamak kolay değildir.

Doğru bilgiye dayanmayan sözlerin insanı doğru yolun dışına çıkardığını öğrendik, anladık.

Sağlıklı ve doğru görüş almadığımız için duyduğumuz bu sözler bize yanlış sözler söylemeye neden olur.

 Biz sözü doğru kabul eder de söylediğimiz zaman da sözümüze sahip çıkarak yanlışın savunucusu durumuna düşeriz.

 Mevlana hazretlerinin:

 “Adama bakarım doğru söyleyen mi?”
Söze bakarım doğru mu?
Anlamına gelen sözünü hatırlamalıyız.
                                          *
Bilgi alındığı zaman bu bilgiyi destekleyen veya geçersiz kılan birçok veri söylenen sözün içinde vardır.

Dinlemesini bilenler ve buradan hareketle çelişkiler ve birbirini doğrulayan verileri benliğini katmadan değerlendirenler doğru sonuca yaklaşan yorumlar yapabilirler.

 Diyelim ki (A) partisindensin.
O partinin söylediği her şeyi olduğu gibi doğru kabul eden biri isen perdelisin ve yorumların eksik ve sakat olur.

Diğer partiyi de kendine zıt edersin ve onun doğrularını da inkar edersin.

Bu durumda isen senin sözlerinin ve önerilerinin hiç birisi değerli değildir, geçerli değildir.

Ama beğenmesen bile en iyi hizmet edebileceği sandığın partiye oy vermek doğru ve sağlıklıdır.
Başka seçeneğinde yoktur.
                   *
Yaren, Bazen Tanrı aklına gelir de hoş olursun.

Bu durum geldiği zaman nefsini (Dünyalık istekleri) kendinden uzaklaştırmak suretiyle daha uzun süreli haz alabileceğini unutmamalısın.
                           *
Dileklerimizin, isteklerimizin hoşluklarımızın (Ne güzel) kelimesinin içinden geldiğini bilmemiz gerekiyor.
Çirkin, pis, aşağı gibi olumsuz düşünce, görüş ve ifadelerden hiçbir şey elde edemeyeceğimizi üstelik zarara gideceğimizi öğrendik, anladık.
                              *
Yüce insanların bir şekilde cinsellikle suçlanarak aşağı çekilmeye, değersizleştirmeye çalıştıklarını öğrendik, anladık.
                              *
RAVLİ

Popüler Yayınlar