26 Mayıs 2012 Cumartesi

HAKKA ŞEMS-İ TEBRİZİ VE YOLCULUK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

İş bu yaptığımız yolculuk meselesine varınca hoş olur.
Çünkü ben sana bu yolculuğu buyurmak niyetinde değildim.

Bunu kendi kendime yapayım, sizin işinizi yoluna koymak için yola çıkayım dedim.
Çünkü ayrılık ayrılık içinde pişer, yani denilebilinir ki, o kadar emirler, nehiyler (Yasaklar) ne oluyor?

Niçin yapmadım, bu ayrılık meşakkati karşısında o kolay şeyi niçin düşünmedim?
Söylediğim sözlerde nifak, iki yüzlülük yapıyordum.

Her iki tarafında hatırını koruyor, muamma (Bilmece) söylüyordum.
Hâlbuki açık konuşmak gerektir.

Bu işin ne değeri var?
Ben senin işin için elli sefer yolculuk yapayım, yapacağım yolculuklar da sırf senin işini yoluna koymak içindir.

Yoksa benim için ne fark var?
Rum ülkesinden Şam’a gideyim yahut Kâbe’de veya İstanbul’da olayım, aynı şeydir.

Ancak şu var ki, ayrılık insanı pişirir, düzeltir.
Bu gün düzelmiş ve pişmiş olarak kavuşmak mı daha iyidir, yoksa hep ayrılıktan pişmek mi?

Kavuşma halinde pişmiş olan kimse, artık perdeye nasıl yol bulabilir.
O daima perde içinde oturanlara benzer mi?

Söylediğim şeylerden aşığın tarifini ve şahitliğini dinlemezler.
Çünkü aşkın özelliği şuradadır ki, ona karşı ayıplar hüner gibi görünür.

Sevenin gözü kör, kulağı sağır olur, derler.
Bu mümkün müdür ki, insan hem âşık olsun hem de onda görüş ve ayırma kuvveti yerinde kalsın?

Dediler ki:
Biz aşktan bunu istemiyoruz ki insan tamamıyla kendinden geçmiş ve mağlup düşmüş olsun

Ben dedim ki:
İmkâna karşı durmak mümkün değildir.
Bu meselede metotçuların fikirlerini söyleyeyim ki, bunlar, iki kaziye (Madde) ve üç bölümdür.

Biri vaciptir (Zorunluluk) ki, Hakkın kendi âlemi ve sıfatlarıdır.
İkincisi muhal, yani imkânsızlıktır.
Üçüncüsü caiz, yani olanak halidir ki her iki tarafa yönelebilir.
Olabilir de, olamaz da.

Bu üçüncü bölüme giren herkes, kurtuluşa erer.
Nasıl ki, Âdem’in dışarı atıldığı cennet, yükseklerde bir ormanın başında ve yerin üzerindeydi.

Ama bu cennet, müminlere vadedilen ve feleklerin en yüksek noktasından nişan veren cennet değildir”

Ona dedim ki:
Sen bana hep felsefeden bahsettiğimi söylüyorsun.
Bir kere felsefeye başlayan sensin
                                       *
Köylünün biri tarlada çift sürüyordu.
Çift demiri bir engele takıldı.

Öküzler yürümeye imkân bulamayınca köylü öküzleri dövmeye başladı.
Ama yürütmek mümkün olmadı.

Öküzler yüzükoyun düştüler, övendire (Ucu çivili uzun deynek) yarasından perişan bir hale geldiler.
Çiftçi demirin takıldığı yeri bir daha yokladı, birkaç taş çıkarınca demiri gördü.

Meğer büyük göğümün kulpuna (Kazan) kulpuna takılmış.
Demirin ucunu yakaladı, ama bir türlü yerinden çıkaramadı.

Her ne kadar onu yerinden kaldırmak ve kımıldatmak istediyse de bunu bir türlü başaramadı.

Adama dedim ki:
Mademki demiri yerden çıkaramıyorsun bari bir yolunu bul da başını kopar!”
Her ne kadar çabaladı ise de bir şey yapmak mümkün olmadı.

Acaba bu bir çapul mudur?
İçinde gümüş para saklı bir define mi? diye söyleniyordu.

Ama adamın hayali altın tarafına hiç işlemiyordu.
Çünkü o köylü idi.

Nihayet demiri kopardı, güğümün içi altın dolu idi.
Bir avuç para çıkardı.

Sevinçle avucunda tutarak baktı:
Vallahi ki altındır” dedi.

Köylü o zamana kadar düşüncesiz, gamsız bir adamdı.
Çiftini sürüyor, bir iş yapıyordu.

Ama o saatten sonra âlemin hayalleri, sevdaları başında toplandı.
Nasıl edeyim de bu işi başarayım diye düşünmeye başladı.

Filan yere mi yoksa doğruca padişaha mı götüreyim diye bir takım kuruntularla uğraşırken, o sırada, uzakta pek sıkıntılı bir halde avdan dönmekte olan padişahı gördü, paraları teslim etmek için bağırmaya başladı.

Bu sesi işiten iki çavuş koşarak geldikleri sırada köylü, önce verdiği karardan pişman olmuştu.
Adamlar:
Bizi niçin çağırdın?” diye sordular.
Bari su ver de içelim” dediler.

Köylü:
Şehrin yolunu sormak için çağırdım sizi” dedi.
Çünkü onlar gelinceye karda evvelki fikrinden vazgeçmişti.
Sıkıntısını açıklamamıştı.

Adamlar gülerek:
Şehrin yolunu bizden mi soruyorsun?
İşte şehrin yolu şu taraftadır” dediler.

Yolu işaret ettikten sonra geçip gittiler.
Çavuşlar uzaklaşınca köylü yine pişman oldu.
Bu sefer gerçekten bir daha çağırdı.

Çavuşlar:
Ne istiyorsun? Diye tekrar geldiler.
Fakat köylü yine pişman olmuştu.

“ Göstermiş olduğunuz şehir yolunu unuttum da tekrar sorayım dedim, bu tarafta mı yoksa şu tarafta mı?” dedi.

Çavuşlardan biri köylüyü dövmek istedi, öteki elini tuttu.
Tekrar dönerek Padişahın yanına gittiler, oturdular.

Fakat birbirine bakarak gülüyorlardı.
Köylünün saçma sözlerinden bir şey anlayamamışlardı.

Hâlbuki Padişah çok öfkeliydi.
Çavuşların her ikisinin de öldürülmelerini emretti.

İçlerinden çok yumuşak huylu biri padişahtan aman diledi:
Ey cihan şahı!
Bir kere ferman buyur ki bu gülüşmemizin sebebini sorsunlar.
Allah aşkına bizi dinleyin! Dedi.

Hikâyeyi olduğu gibi anlattılar.
Padişah:
Eğer doğru ise gidin köylüyü buraya getirin” dedi.

Çavuşlar koştular, köylü bunları görünce korktu.
Vallah bunlar bana geliyorlar” dedi.

Çavuşlar:
Haydi!
Padişah seni istiyor” dediler.

Köylü kendi kendine:
Yahu, parasız olursun bir dert.
Ama altına kavuşup da derdin olmak daha iyi!” dedi.
                                      *
Bence parasız dert daha iyidir, çünkü can korkusu yoktur.
Bu söz bir hikâyeden meydana çıktı.

Bu insanlarla şakadan konuşmak, ciddi konuşmaktan daha uygun olur.
Gerçi büyüklüğü belli olan kimsenin kendine göre bir âlemi ve bir veliliği vardır.

ŞİİR:

Dürüstlük bir şehirdir, ben de o şehrin sultanıyım,
Onda kendim yaşayayım, kendim öleyim, kendim korunayım.

Böyle bir adam şaka yaparsa bildiklere onun şakasından bir heybet gelir.
Ama ciddi sözden o kadar heybet gelmez.

Şüphe yok ki şakada o derece sertlik ve korkutma olmazsa daha hoş olur.

                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
Neler öğrendik:
1.    Ayrılığın insanı pişirdiğini yani sofraya konacak hale getirdiğini, yani nimet haline getirdiğini, yani yararlanabilecek duruma gelindiğini öğrendik.
2.    Ayrılığın insanı pişmiş duruma getirmesinden sonra buluşmanın daha yararlı olacağını öğrendik.
3.     Pişen kişinin görüşüne engel olan çok perdeleri yakıp yok ettiğini, olayı ve kişileri daha bilinçli gözle görüp değerlendirdiğini öğrendik.
4.    Âşık kişinin başkalarının ayıpladıklarını hüner gibi gördüğünü öğrendik.
5.    Aşığın ölçülerinde ve hareket alanını gözlemlediğinde olabilirliği etkin olarak kullanıp hareket ve seçenek serbestliği kazandığını öğrendik.
6.    Konuyu açanın o konunun konuşulmasının uzamasından ve genişlemesinden şikâyet edemeyeceğini öğrendik.
7.    Âdem (a.s.) kovulduğu cennetle gideceğimiz cennetin farklı yerlerde olduğunu öğrendik.
8.    Hazine gibi bir kişiye rastladığımız zaman düşüncesiz ve gamsız hareket etmememiz gerektiğini öğrendik.
9.    Parasız hayatın sıkıntı getirdiğini paralı hayatın da can korkusu getirdiğini öğrendik.
10.                      İnsanlarla şakadan konuşmak, ciddi konuşmaktan daha iyi iletişim sağladığını kaynaştırdığını öğrendik.
11.                      Şakadan konuşmakta sertlik ve korkutma olmazsa daha iyi olacağını öğrendik.
12.                      Büyük insanların farklılıklarını, sıradan olmadıklarını ve bunu söz ve davranışlarına yansıttığını öğrendik.
13.                      Şems Hazretlerinin dostlarına pişmiş halinden faydalansınlar diye seyahat ettiğini öğrendik.

İşte böyle yaren,

Dürüstlük bir şehirdir:
Nasıl ki bir şehre her çeşit insan gelir ve gider.
Aklımıza da her çeşit düşünce gelir gider.

Nasıl ki yanlışı cezalandırırsın, doğruyu müfakatlandırırsın kendimizin davranışlarını da böyle yapmalıyız.

Nasıl ki iyi, güzel, dost olan birini misafir eder ağırlar, izzet ikram edersek, aklımıza gelenleri de gönlümüzde alıkoyarak yer vermemiz gerekir.

Ben de o şehrin sultanıyım:
Kararlarımı kendim, kendim için veririm.

Onda kendim yaşayayım, kendim öleyim, kendim korunayım:
Kendi kurduğum iç âlemimdeki şehirde yaşayayım, iç âlemimi dışa karşı koruyan olayım.

Başkalarının bize anlattıkları şüphesiz kendi değerleri açısından önemli buldukları hikâyelerdir ve sonucunda bize bir ders vermek, öğüt sunmaktır.

Ama kendimizin yolculuk sırasında yaşadıklarımız daha etkendir ve unutulmaz hatıralarımıza gireceğinden önemlidir.

Yolculuk sırasında sevdiklerimizi geride bırakmak ve onların başına gelecek olanlarda yardımcı olamayışımız, kaza kaderin her an bize sürpriz yapacağını beklerken duyduğumuz korku, dualar ederek Tanrı’ya sığınışımız bizi sağlam durmaya, başkalarına bulaşmamaya, yanlış yapmaktan çekinmeye sevk eder ki bu bizi pişirir ve böylece kendimizi kendimize sultan yaparız.

Sözden öğüt almayanların deneme yanılma şeklinde öğrenenlerin seyahat etmelerini öneririm.

 Yaren,
Belirli bir seviyedekilerin konuşmaları başkadır.
O seviye ne denli yüksekse kelimeler bile konuşulmaz, düşüncelerle bakıldığı zaman karşısında ki anlar ve aynı şekilde cevap verir.

Dostlar arasındaki sohbette kişiye değil topluluğa bu tür hikâye anlatılır, yorumlanır ve yorumlanırken kişi belli olmayacak şekilde ortaya atılır ve herkes hissesine düşen öğüt ve uyarıyı alır.
                                   *
RAVLİ

25 Mayıs 2012 Cuma

HAKKA ŞEMS-İ TEBRİZİ VE HAKKA GİDEN İKİ YOL

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Söz ustalarını yanında, söz söylemek edebe uygun değildir.
Ancak belirli bir düşünceyi anlatmak için olursa bir şey denemez.

Nasıl ki parayı sarrafa götürürler:
“ Kalp akça (Sahtelik) varsa onları ayır” derler.

Ama sarraf âşık ise, konuşanın dostu veya müridi ise, (Dostun çirkinlikleri güzel gözüktüğü için) kalp parası geçer akçe gibi gelir.

Sevenin gözü kör, kulağı sağır olur” derler.
İşte dost da, konuşanın tatlı sözlerine âşık olur.

Buna cevap olarak deriz ki:
Bütün âşıklar böyle olmaz, her âşık çirkini güzel görmez.

Âşıklar vardır ki, her şeyi olduğu gibi görürler.
Çünkü onlar Hakk’ın nuru ile görürler.

Nasıl ki:
“ Müminler Allah’ın nuru ile bakarlar” buyrulmuştur.
O mutlu âşıklar asla başka âşıkları kınamazlar.

Nasıl ki Hazret-i İbrahim:
Ben, batan, kaybolan şeyleri sevmiyorum” demişti.

ŞİİR:
Gelip geçici güzelliklere erenlerin (Sahip olanlara) gönül bağlanması imkânsızdır.

Âlemde görünen her bozukluk, hep halkın birbirini taklit etmek suretiyle inanmasından yahut taklit ile inkâr etmesinden doğar.

Bir azize bir elem erişir.
Bilmezler ki, o ancak taklit yoluyla aziz olmuştur.

Onu takdir etmekle bir an için pek hararetli, diğer bir anda da pek soğuktur.

MISRA:

Taklit ehlini Müslüman saymak nasıl olur?

Ona nasıl olur da bir elem ve ıstırap erişir?
O kendi nefsinde azizin azizidir.

Âlemin viran olmasına sebep olur.
Nasıl ki Kuran’da:
Rablerinin Peygamberine isyan ettiklerinden, onları şiddetli azap ile alıp helak etti
(Hâkka suresi 10) buyrulmuştur.

Bu iyi ama şu da var ki bir kimse önce inanmış olsa bile taklit onu şüphe perdesine götürür.

Nihayet perdeyi kaldırır, o itikadden vazgeçinceye kadar kalkan perdeler çoğalır ve o itikadı öldürür.

Ama onun niçin öldürdüğünü açık söylemez ki, halkın kendi hakkındaki zannı değişmesin.
Onun yeterliliğine karşı beslediği güven eksilmesin.

Dedi ki:
“ Eğer bunu açıklamazsa bu, halkı sapıklığa (Doğru yoldan çıkmaya) düşürmek olur”
Yine dedi ki:
“ Nasıl açıklayabilir; onun kendine güveni kalmamıştır.

İhlâs ehli ( Katışıksız, temiz, doğru sevgi, gönülden gelen dostluk, samimiyet, doğruluk, bağlılık) odur ki, itikadımı öldürdüm diye işi açıklasa da bunu yorumlar, açıklamasa da”

Dervişin biri şöyle dedi:
Görüyorsun ki, geçen geçti.
Mademki mecliste söze başlıyorsun bu ne gevelemektir?

Görüyorsun ki salah (İyileşme), dürüstlük ancak senin dışındadır, içinde değil, yoksa benim dostum olurdun.
Eğer bu makama baş koysaydın.

Bu makam öyle bir Tanrı erinin makamıdır ki, onun milleti ve onun yolu bütün milletlerin ve yolların en iyisidir”

Yahudi’ye sorsan ki:
Hıristiyan mı iyidir, yoksa Müslüman mı?
Muhakkak Müslüman iyidir  der.

Bu soruyu Hıristiyan’a sorsan:
Yahudi mi iyidir, yoksa Müslüman mı?
Muhakkak Müslüman der.

Bunları öğretmek şu sebeple gerekir ki, senin doğru inançlı millet hakkındaki itikadını artırır.
Bu da iyi bir talihtir. (Talih: Rastlantıların düzenlediği, böylelikle insanlara iyi ya da kötü durumlar hazırladığı sanılan inanç, şans. Baht.)

Bu da onun için iyi talihtir.
Kuran’da:
Herkes su içeceği yeri bildi
( Bakara suresi 60 ) buyrulmuştur.

ŞİİR:

Dosta erişmek için durmadan koşuyorum,
Ömrüm sona yaklaştı ben hala uykudayım.

Diyelim ki kavuştum nihayet sevgiliye
Ya o geçen günleri ben nereden bulayım?

Hakka giden yol şu iki ihtimalin dışında değildir:
Bu da, ya iç âlemini geliştirmek yoludur ki, nebilerle veliler bu yoldan yürümüşlerdir.

Yahut da ilim tahsili yoludur.
Bu yol mücadele ve tasfiye yolu, yani cehaletle savaş, kötülüklerden içini temizleme yoludur.

Bu iki yoldan geri kalanların yeri cehennemden başka neresi olabilir?

Kuran’da:
Eğer yaratılmanız, tekrar dirilmeniz, bir nefsi yaratmak ve diri kılmak gibidir.
Allah işitir ve görür
(Lokman suresi 28) buyrulmuştur.

Peygamberlerin, ümmetleri hak yoluna çağırmaları, onlara karşı:
Ey yabancı kişi!
Surette sen benden bir parçasın, bundan niçin haberin yok?

Ey parça gel, bütünden habersiz yaşama!
Bunu anla ve bana yaklaş, benimle tanış” demektir.

Ama onlar derler ki:
“ Hayır, kendimi öldürürüm de yine sana yaklaşmam, seninle kaynaşmam”

Hülasa o açık halvetlerde (Buluşmalarda) ne kadar ileri giderlerse hakikat hakikat üstüne, tecelli tecelli üstüne gelir.

Sordular:
“ Tevevvün (Değişiklik) bu mudur ki, bir saat ibadetle meşgulüz, bir saat de yiyip içmekle?
O, nefsin riyazetidir (Nefsin isteklerini kırmaktır).
Bu da nefsin terbiyesi”

Hayır, bu nebiler ve veliler yemek yerken de ibadet halinde ruhlarını terbiye ederler.
Nefislerini değil.
Nasıl ki cenkte geri çekilmek ileri atılmak içindir derler.

Bunda bir uygunsuzluk yoktur.
Sen kendini onların kötülükleri hakkında bir zanna kaptırma!

Çünkü onlarda kötülük olsaydı işte ve ibadette, hal ve keşif hususunda bir fenalıkları görülürdü.

İnsaf et ki insaf seni bir mertebeye (Seviyeye) eriştirsin.
Sağlığı korumak, sağlık aramaktan, günahtan korunmak da tövbe istemekten daha kolaydır.

Bir hastalığa tutulduğun zaman hele perhizi terk ettikten sonra sabır yolunu tutarsın.
Niçin bu kadar sabretmedim?” diye kendi kendine söylenirsin.

O, zaman bu kadarcık sabrın neye yarar?
Bizim için sefer etmek gerekmez” diyebilirsen bu kendi işin ve kendi maslahatın (Keyfiyet) içindir.

İş bu yaptığımız yolculuk meselesine varınca hoş olur.
Çünkü ben sana bu yolculuğu buyurmak niyetinde değildim.

Bunu kendi kendime yapayım, sizin işinizi yoluna koymak için yola çıkayım dedim.
Çünkü ayrılık ayrılık içinde pişer, yani denilebilinir ki, o kadar emirler, nehiyler (Yasaklar) ne oluyor?

                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
Neler öğrendik:
1.    Düşünce düzeyinde olanın dinleneceğini, kendini ululayan konuşmanın dinlenmeyeceğini öğrendik.
2.    Âşıkların iki türlü olduğunu öğrendik, birinin çirkinliklere karşı kendini kör ve sağır ettiğini, diğerinin olduğu gibi gördüğünü öğrendik
3.    Bütün bozuklukların kaynağının taklitçilik olduğunu öğrendik.
4.    Taklitçilik insanı şüpheye götürerek görüş zayıflığı sağladığını sonunda inançtan uzaklaştırdığını öğrendik.
5.    İyileşme ve dürüstlük isteği kişinin içinden gelirse Tanrı dostları onu kendilerine dost edip yetiştirdiklerini öğrendik.
6.    Katışıksız, temiz, doğru sevgi, gönülden gelen dostluk, samimiyet, doğruluk, bağlılık olanın kendisinin yanlış yaptığı zaman yanlış işi açıkladığını ve yorumladığını başkalarını yanlış yola gitmelerine sebep olmaktan koruduğunu ve halka karşı güvenini kaybetmekten korkmadığını öğrendik.
7.    İmanını değil de nefsini kendine sevgili edinenlerin ıstırap çekeceklerini öğrendik.
8.    İnançlı Müslümanları kendi yetersizlikleriyle ve kendi zanlarıyla ve gerçeği olduğu göremedikleri için yanlış yorumlar yaparak suçlayan, öteleyen, suçlu gibi gösterenlerin Tanrı erlerinin dostu olamayacağını öğrendik.
   
İşte böyle yaren,

İç âlemimizi (Can, kalp, gönül, ruh, nefis, akıl) tanımak, bilmek ve geliştirmek istiyorsak peygamber ve veliler yolunda olduğumuzu anladık.

Cehaletle savaş yapıyorsak, içimizi kötülüklerden temizlemeye uğraşıyorsak ilim yolunda olduğumuzu anladık.

Her iki yolda da peygamberlerle ve velilerle bağdaşmak, onları sevip yakınlaşmak suretiyle daha hızlı bir şekilde hakikatlere ulaşabileceğimizi, onların yardım ve desteğini, yolumuzu aydınlatacağını bin yılda alınacak yolu kısa bir sürede alabileceğimizi anladık.

Peygamberlerin ve velilerin davet edici sözlerini hep aklımızda tutmalıyız.
Onlar sen bizden birisin, asla yabancı değilsin, bütünün bir parçasısın, biz bir bütünüz GEL, YAKLAŞ, KAYNAŞ diye çağrılarını önemsememiz gerektiğini anladık.

Parçadan bütüne gitmemiz gerektiğini (Tüme varım) ve sonra bütünden parçayı görmemiz gerektiğini (Tümden geliş) önemsememiz yorumlarda bu yolu kullanmamız gerektiğini anladık.

Yanlış yapıp yanlışın getirdiği olumsuzlukları ortadan kaldırmak için uğraşacağımıza doğruyu öğrenip sabırla, sağlam durarak dayanıklılıkla iyiliklerle yol almamızın iyi ve doğru bir yol olduğunu öğrendik.

Sadece kitabi bilgilerin yeterli olmadığını, kişinin alışık olduğu ortamdan çıkmasını, hayatla yüzleşmesinin, ayrılık acısının insana verdiği hassasiyetle sahip olduğu değerleri ve eksiklikleri görmesi için seyahat etmesinin gerektiğini öğrendik.

Her zaman bize yardım edenlerin, yolumuzu aydınlatanların görünür ve görünmeyen âlemden olduğunu yine bizim kendimizi geliştirmeyip başkalarının kolayca kullanabilecekleri şekilde kalmamızı, bizi gütmek isteyenlerin olduklarını anladık.

Ne kadar temiz ve güzel un ve su olsa da, güzelce birbirine karışsa da, şekil de verilse de ille de sofraya konup nimet olması için ateş (Zorluklar, mahrumiyetler, tehlikeler, yorucu çalışmalar) görüp pişmesi gerektiğini anladık.
                                                *
RAVLİ

24 Mayıs 2012 Perşembe

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE UĞURLUYU YANINDAN AYIRMA

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Hak yolunun yolcusu bir sofi yıllarca çileler doldurur, şeyhine ve başkalarına hizmet eder.
Fakat umut bulutunun yağış vakti henüz gelmiştir.

ŞİİR:
Her işin belirli bir vakti gelip çatmadıkça,
Dostların sana yâr olmasından bir fayda göremezsin!

İhtiyarlık ve umutsuzluk günleri gelip çattıktan sonra, bir gün mezarlıktan dışarı çıkmıştı.
Eski umutlarını hatırladı ve çok ağladı.

Başının altına bir kerpiç koyarak uykuya daldı.
O uykuda sofinin işi tamam olmuş, muradına ermişti.

Hemen kalktı kerpici öptü, başına koydu, onu her nereye gitse daima beraberinde taşımaya başladı.

Misafirlikte, mescitte, ayakyolunda (Tuvalet), hamamda kırda, sema ayininde, pazarda, hülasa her yerde yanından ayırmadı.

O latif ve arık derviş bütün gün o kerpici saklardı.
Sordular:
Bunu niçin bir köşeye bırakmıyor, yanında saklıyorsun?”

Sofi cevap verdi:
Bu benimle mezarda da kalacak.
Çünkü ben bir şey kaybetmiştim.

Yıllar yılı umutsuz kalmış, beklemiştim.
Tekrar umutlarıma kavuşmuş, fakat tekrar umutsuzluğa uğramış ve böylece yüzlerce binlerce kararsız içinde çırpınmıştım.

Bir gün başımı bu kerpiç üstüne koydum ve beklediğimi buldum.
Nasıl ki Hazret-i Peygamber:
Her kimin kendisine uğur getiren bir şeyi varsa onu yanından ayırmasın” buyurmuştur.

Her ne kadar:
Beni ara sıra ziyaret et ki, sevgi artsın” anlamında bir hadis daha vardır.
Ama biliyoruz ki, bu hadis Ebu Hureyre hakkında ve onun gibiler hakkında buyrulmuştur.

Çünkü bunlar Peygamberin sohbetinde edep dışına çıkmışlar, onların nazarları Hazret-i Peygamberi bıktıracak bir hale gelmişti.

Ama bu hadisi bilhassa Hazret-i Ebubekr hakkında buyurmadılar.
Çünkü onu gazalarda (Savaşlarda) bile yanından ayırmak istemezler, onun gazayla meşgul olmasını arzu buyurmazlardı.

Bir gün harp sırasında, kâfirler tarafından bir cenkçi pehlivan meydana atıldı.
Müslümanlar ona karşı çıkmak istemediler.

Hiç kimse buna cesaret edemiyordu.
Sordular:
Sebep nedir?
Ayette buyrulduğu gibi, sağlam duvarlara benzeyen İslam fedaileri, serden geçtiler, ölümü dileyenler nerede kaldı?

Şairlerin kafiyeyi, hastanın ilacı, mahpusun hürriyeti ve mektep çocuklarının tatil gününü aradığı gibi şerefli ölümü arayan o fedailer nerede?

Bu korku ve çekingenliğin sebebi nedir?
Bunlar kimden çekiniyorlar?

Cevap verdiler:
Bu can korkusundan değil, ancak meydana fırlayan o pehlivan, Ebubekr’in gözbebeği oğludur.
Müslüman gaziler onun karşısına çıkmaktan utanç duyarlar da ondan

Bu söz Ebubekr’in kulağına vardığı sırada o, Hazret-i Muhammed’le Taht üzerinde birlikte oturuyorlardı.
Uzaktaki gürültünün sebebini sordular:
Senin oğlun hamle etmiştir” dediler.
Ebubekr, derhal yerinden fırladı meydana doğru yürüdü.

Oğlu babasının yüzünü görünce hemen geri çekildi.
Hazret-i Ebubekr de geri döndü.

Hazret-i Peygamber mübarek ellerini Ebubekr’in omzuna koydular ve buyurdular ki:
Ya sıdık!
Nefsini bizim için sakla

Yani, senin nefsinin sana göre değeri yok ama bizim için büyük bir kıyamet vardır.
Onu sen bizim için koru.
Sen hiç harbe girme, gazada dışarı çıkma, bizim sohbetimizden ayrılma.

Hazreti Peygamber nasıl olur da Ebubekr’e “ Bizi ara sıra ziyaret et” der?
Gaza, öteki müminler için farzdır ama Ebubekr hakkında günahtır.

Ebrâr (İyilik sahipleri, iyiler, dindarlar, özü sözü doğru olanlar) için iyilik sayılan ameller, mukarrebin yani Tanrı’ya yakın erenler için günah sayılır.

Kale, bir asinin eline geçince onu harap etmek vacip (Mecbur) olur.
Yıkanlara da kaftan giydirmek gerekir.
O kaleyi onarmak (O sırada) hıyanet ve günah olur.

Fakat kale asiden alınıp da padişahın bayrakları gelince, artık kaleyi yıkmak ve harap etmek için sebep kalmaz.

O zaman böyle bir hareket hıyanet olur, hatta kaleyi yeni baştan onarmak farz olur, bir nevi ibadet ve vatan hizmeti olur.

ŞİİR:

Zahitliğin düzeni, tespih ile din ile mabetledir.
Zünnar, küfür ve meyhane de aşkın sağlamlığını gösterir.

İman küfür, küfür de iman olmadıkça,
Hakkın kulu, hakkıyla Müslüman olamaz.                             
                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
Neler öğrendik:
1.    Hak dostlarının bize sevgili olmaları için acele etmememiz, vakti gelene kadar sabırla hizmet etmemiz gerektiğini öğrendik.
2.    Peygamber efendimizi rüyasında görmek isteyen dervişin kerpici başına koyup uyuyunca görünce o kerpici yanından hiç ayırmadığını, uğurlu saydığını, bu anı hiç unutmamak için yanından ayırmadığını öğrendik.
3.    Bizi sevmeyen kişinin yanına çok sık giderek rahatsız etmememiz gerektiğini öğrendik.
4.    Sebeplere bağlı olan kişinin ona uğur getirdiği nesneyi yanında taşıması gerektiğini öğrendik.
5.    İnsanın uğurlusunu da yanımızdan ayırmamamız gerektiğini öğrendik.
6.    Baba ve oğlun yüz yüze gelince savaşamayacağını öğrendik.
7.    Gönül verdiğimiz kişi düşman eline geçtiyse o gönlü yıkmanın mecbur gerektiğini öğrendik.
8.    Fakat o kişi düşman elinden kurtardıktan sonra onu onarmak ve eski haline getirmek gerektiğini öğrendik.

İşte böyle yaren,
İman küfür, küfür de iman olmadıkça,
Hakkın kulu, hakkıyla Müslüman olamaz ne demektir:

Namaz boynunun borcudur kılman gerek derler.
Oruç tutarsan kilo verirsin, vücudun toksinlerden arınır derler.

Her ikisi de iman olarak anlatılır.
Sen bunlara inanma da küfür durumuna gir.

Küfür durumunda olduğun zaman milyarlarca kişi buna inanıyor ve yapıyor acaba bunun doğrusu yani hakikati nedir diye kendine sor.

Bu Hazreti Mevlana Hazretlerinin her şey zıddıyla anlaşılır sözünü kendine ışık yapmış olursun.
Düşündüğümüz zaman o hakikati görürüz ve “ Tanrı emrettiği için namazı kılıyoruz, orucu tutuyoruz” hakikatine ulaşırsın.

İşte bu zaman hakkıyla Müslüman olursun, namazın ve orucun lezzetini alırsın.
Yani fayda sebebini öne alıp yaparsan istenilen ve beklenilen sevgi bağını kuramazsın.

Elbette Tanrı buyruğunun faydalarını göreceğiz ama önce Tanrı’yı görmek gerekir.

Arifin:
Bakışı Tanrı’yadır, Tanrı’nın ne yaptığına bakar.
Dileği gayreti rabbinedir.

Sarhoşluğu, Tanrı ululuğuna dalışından olur.
Yeri arştadır, ebediliktedir.

Aşk inancı, inanışların dışındadır.
Ne inkâr vardır, ne şeriat.


Zahitliğin düzeni, tespih ile din ile mabetledir. Ne demektir:

Zahidin:
Kendi yaptıklarına bakar.
Dileği gayreti nefsinedir.

İyilik eder, kötülükten kaçınır.
Korku ve ümit arasında yaşar.

Zahit ibadetini yerinde ve zamanında yaparak görevini yapmanın mutluluğunu duyar.

Zünnar, küfür ve meyhane de aşkın sağlamlığını gösterir: ne demektir:
Zünnar: Hizmet etmek için özgürce karar alıp sözünde durandır.
Küfür: Dinsizlik ve imansızlık yönüyle de düşünmedir.
Meyhane: Tanrı âşıklarının toplandığı tekkedir.

Aşkın sağlamlığı başkalarının bize öğrettiklerini iyice akıl süzgecinden geçirip, doğru-yanlış diye ayırıp, yanlışları atıp, en doğru ve değerlilerini ortaya çıkartıp gönlümüze inanç olarak indirip imanımıza katmaktır.

Böyle bir işlemden geçirdikten sonra sevgin artar, saygın çoğalır, bu çoğalmalarla hayranlığın artarak aşk kendini bir daha ayrılmamak üzere sağlamca sana yerleşir ve her davranışında ve sözünde kendini gösterir.

Yaren,
Adım-adım gidilen bir yoldur.
Basamak-basamak çıkılan bir merdivendir.

Yolculuğunda ve tırmanışında başka-başka şeyler görürsün.
Kafan karışmasın bazen de zıt şeyler doğru gibi sana sunulur.

Sen yoluna, hizmetine sadakatle devam etmelisin.
Beklediğin, umut ettiğin vakti geldiği zaman üstüne yağmur gibi yağar.
                                 *
RAVLİ


23 Mayıs 2012 Çarşamba

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE AÇIK DİLEĞE AÇIK CEVAP

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Birinin gözünde sulanma vardı, toz kaçmıştı.
Aman şu gözüme bir ilaç koyun diyordu.

Herkes:
Bizim işimiz var, eski pabuçlara pamuk mu tıkayacağız” diye geçip gidiyorlardı.

Ey hoca!
O köhne yırtık pabuçları bir zaman hamamda giyerdim, benim dileğim budur.
Demiyorlar ki, o dilek aşikârdır (Açık ve anlaşılır)

Vaizin biri halka öğüt verirken onları evlenmeye teşvik ediyor, bu konuda bir takım hadisler de anlatıyordu.

Kadınlara da minberin önüne giderek koca istemeleri için ayrıca teşvikte bulunuyor, hatta evli erkekleri arabuluculuğa, çöpçatanlığa davet ediyor, bu babta hayli hadisler naklediyordu.

Kalabalık arasından biri kalktı.
Sofu vaktine bağlı bir insandır, ben garip bir adamım.
Bana bir kadın gerektir ki evleneyim” dedi.

Vaiz yüzünü kadınlar tarafına çevirdi.
Ey avratlar, aranızda bu adamı isteyen var mı?” dedi.
Vardır” dediler.

Kadının biri ayağa kalktı:
Ben varım” dedi.
O halde ileri yürü buraya gel! Dedi.

Kadın minberin önüne yürüdü.
Vaiz:
Şu halde aç yüzünü!
Çünkü evlenmeden önce bir kere yüzünü görmek Peygamberin sünnetidir” dedi.

Kadın yüzünü açtı.
Vaiz yüzünü erkeğe dönerek:
Bak yüzüne delikanlı!” dedi.

Genç:
Evet, gördüm” dedi.
Nasıl beğendin mi?” diye sordu vaiz.
Beğendim!”

Vaiz tekrar kadına dönerek:
Ey hatun kişi!
Dünyalıktan neyin var?”

Kadın cevap verdi:
Bir eşekçiğim var, su taşır, bende ondan aldığım paralarla geçinirim

Vaiz:
Ama bu delikanlı kişizade bir gence benziyor.
Onurludur.
Eşek sürücülüğü yapamaz” dedi. 

Vaiz tekrar kadınlara döndü:
Daha başka istekli var mı?”
Var” dediler.

O da evvelki gibi ileri yürüdü, yüzünü açtı.
Delikanlı “ Beğendim “ dedi

Pekâlâ, senin neyin var?”
Kadın” Bir öküzüm var, kâh su çeker, kâh çift sürer, kâh dolap (Değirmen döndürür) çevirir, onun kazancıyla geçinirim” dedi.

Vaiz:
Bu delikanlı onurludur, öküz çobanlığı yapmak ona yaraşmaz” dedi ve devam etti:
Daha başka isteklisi yok mu?” diye sordu, “ Var” dediler.

O halde kendini göstersin” üçüncü kadın kendini gösterdi”
Üçüncü kadın kendini gösterdi.

Vaiz sordu:
Çeyizinden neyin var?”
“ Bir bağım var” dedi.

Vaiz delikanlıya döndü:
Artık bunlardan birini seçmek sana düşer” dedi.
Hangisi uygunsa onu kabul et

Delikanlı kulağının dibini kaşımaya başladı.
Vaiz:
Ama çabuk kararını ver, hangisini istiyorsun? Dedi.

Delikanlı şu cevabı verdi:
Hocam ben istiyorum ki eşeğe bineyim, öküzü önüme katayım, bağ yolunu tutayım

Evet, doğru ama sen de o kadar nazenin (Cilveli, oynak, şımarık) bir şey değilsin ki, her üçünü birden kafese koyasın!” dedi vaiz.
                                 
                   ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
Neler öğrendik:
1.    Açık, net ve anlaşılır bir dileğe bahane bulmak veya dolaylı yoldan cevap vermenin yanlış olduğunu, açıkça hayır veya olur diyerek söylemek gerektiğini öğrendik.
2.    Sofi vaktine bağlıdır: O an yapılması gereken ne ise yapar.
3.    İstenilenle verilen yanıtta ablam birliği olması gerektiğini öğrendik.
4.    İnce nükteler sevili kişiler arasında olduğunu, alt düzeyde olanların nükte yapacağım diye karışıklığa, anlam kargaşasına ve belirsizliğe sürüklerini öğrendik.
5.    Kendi durumumuza uygun istekler yapmamız gerektiğini öğrendik.

İşte böyle yaren,

Çok kişi hayır demesini bilmez.
Hayır, olmaz diye direk diyemeyenler karma karışık cevap vererek, bahaneler üreterek, sebepler göstererek, sonra bakarız diyerek kararsızlık ortamına sokarlar.

Bu tarzda hareket edenler öz güven eksikliğinden yaparlar.
İkiyüzlü davranışın, sebeplere sığınarak mazeret üretenlerin davranış biçimidir.

Güvenilmez olduklarından yakın çevresi böyle davrananlara saygı göstermez.
Bu durumda olan yarenler, kırmamak adına diye konuyu belirsizliğe götürenler yanlış yaparlar.

Yapacaksan yapıver, yapmayacaksan yapmayacağım de ki o kişi senden ümidini kesip başka çareler bulup derdini halletsin.

Korkma, çekinme mert ol.
Böyle daha saygın olursun.

Kıvırmakla, bulandırmakla, sulandırmakla sana düşen işten kaçıyorsan bu davranış zeki olduğunu göstermez, ancak ahlak bozukluğunu gösterir.
                                      *
RAVLİ

Popüler Yayınlar