1 Aralık 2012 Cumartesi

MEVLANA VE ÖMER

Sultan Veled buyurdu ki:

Babamın fakirliğe teveccüh (yönelmek) etmeden önce âdeti şöyle idi:
Medresede ders verirdi, hücrede iki üç ilim talibi vardı.

Her defasında gider liyakat derecelerini göre her birinin keçesi altına on, yirmi, otuz adet para kordu.

Fakihler (din ve şeriat ustaları) içeri girdikleri vakit, keçeyi kaldırıp silktiklerinde o paralar dökülürdü, onlar da şaşakalır, Mevlana’nın bu inayet ve lütfü karşısında baş koyarlardı.

                                      ***
Babam başlangıçtan ömrünün sonuna kadar her ne yaptı ise Ömer gibi Tanrı için yaptı.

Halk (hoşu gitmek için) ve riya (iki yüzlülük) için yapmadı.

                                      ***
Bir gün Yusuf Hafız-ı Konevi mukaddes türbede Kuran okuyordu.
Dostlar naralar atar ve onun sesinden hoşhal (duygulanıp coşmak) olurlardı.

Onun üzerine babam şu hikâyeyi anlattı:
Bir şeyh vaaz veriyordu, adamlar onun müritlerinden birini yolda gördüler.

Ona “ Senin şeyhin mescitte vaaz veriyor, sen niçin orada değilsin” dediler.
Mürit bu sözü işitince feryat edip naralar attı.

Bunu üzerine:
“ Vaazı işitmeden ne nara atıp feryat ediyorsun” dediler.

Mürit “ Ben şeyhimin söylediklerinin hepsinin güzel ve doğru olacağını biliyorum” dedi.

Bundan sonra Mevlana:
 “ Şimdi Tanrı erleri her ne kadar Kuran’ın manasını bilmiyorsalar da Kuran’ın Tanrı’dan geldiğini ve onun iyi olduğunu biliyorlar ve o aşkla naralar atıp hesapsız sevaba gark oluyorlar.

Çünkü “ Okuyanla dinleyen ecirde ( mükâfat, sevap, ücret) müsavidir(eşit, denk)”.

                                      ***
ARİFLERİN MENKIBELERİ, Şark İslam Klasikleri 29,
Ahmet Eflaki, M.E B. YAYINLARI 489

                                      ***
Neler öğrendik:

Mevlana’nın din öğrenenlere harçlık verdiğini öğrendik.

Hazreti Ömer gibi doğru ve dürüst olarak ve açıkça Tanrı için söylediğini ve yaşadığını öğrendik.

Halkın hoşa gitmek için uğraşmadığını öğrendik.
Söz ve davranışlarında ikilik olmadığını öğrendik.

Bilmesek de doğru kişinin yaptığına katılırsak aynı mükâfatı alacağımı öğrendik.

Doğru kaynaktan ve doğru kişiden bir şey söyleniyorsa tereddüt etmeden kabul etmemiz, sevinmemiz, gerektiğini öğrendik.

Anlamasak da doğru kaynaktan geldiğini bilmek, dinlemek, coşkunluk yapmak, sevinç göstermeğin sevap olduğunu öğrendik.
                                  *
RAVLİ

MEVLANA VE ÖNCE KİMİ ZİYARET ETMELİ

Seriyy-i Sakati’nin sırrı olan Malatyalı Mevlana Şemseddin (Tarı’nın rahmeti onun üzerine olsun) şöyle anlattı:

Şeyh Seyfeddin-i Baharzi’nin oğlu Müzhireddin Konya’ya gelince bütün ulular ve faziletli kişiler onun ziyaretine gitti ve onu son derece ağırladılar.

Tesadüfen o günü de Mevlana Hazretleri bütün dostlarla birlikte Meram mescidine gitmişlerdi.

Şeyh Müzhireddin “ Acaba benim Konya’ya geldiğim haberi Mevlana’nın mübarek kulağına gitmemiş mi?(ki beni ziyaret etmedi)

Çünkü” Bir memlekete gelen ziyaret edilir” denilmiştir dedi.
Meğer Mevlana’nın arkadaşlarından bir danişment (bilgin-âlim), onun bu sözünü işitti.

Öte tarafta Mevlana hakikatleri takrir (sağlamlaştırmak için anlatma) sırasında birdenbire

“Ey kardeş, gelen biziz sen değilsin.
Sen ve senin gibilerin bizi ziyaret etmeleri ve bizimle müşerref (Şereflenmeleri) olmaları lazımdır” demeğe başladı.

Mecliste bulunanlar” Mevlana Hazretleri nereye ve kime hitap ediyor” diye bu nükte ve işarete şaştılar.

Ondan sonra Mevlana “ Biri Bağdat’tan geldi, öteki kendi ev ve mahallesinden dışarı çıktı.

Hangisini ziyaret etmek daha iyi olur” diye bir misal getirdi.
Orada bulunanlar “ Bağdat ülkesinden geleni ziyaret etmek daha iyi olur.

Onu ziyaret edip ağırlamak vacip olan şeylerdir” dediler.

Mevlana “ Hakikatte biz mekânsızlık Bağdat’ından geldik.
Bu aziz şehzade ise bu dünyanın bir mahallesinden geliyor.

O halde onun bizi ziyaret etmesi lazımdır.
Bizim onu ziyaret etmemiz icap etmez.

Şiir:

“Biz, Mansur’un (Ene’l Hak= Ben tanrı’yım) demesinden ve darağacına (idam edilmesi) çekilmesinden çok evvel ruh âleminin Bağdat’ında (ene’l Hak) demişlerdeniz”

Bunun üzerine müritler sevindi ve şükrettiler.

Bu hikâyeyi anlatan buyurdu ki:

“Şehre geldiğim vakit Muzhireddin’in müritlerinden ‘Şehzadeniz bu gün ne hikâye etti’ diye sordum.

Onlar olduğu gibi bu hadisenin hikâyesini anlattılar.
Benim, bu haberi işittikten sonra aklım başımdan gitti.

Bunu şehzadeye bildirince kalktı, yaya olarak Mevlana Hazretlerine ziyarete geldi.

Başını açarak hakkı teslim etti.
Onu samimiyetle sevenlerden oldu ve Mevlana’ya

“Babam senin hakkında ne yap-yap, demirden çarık giy ve eline demirden bir asa al, Mevlana’yı aramaya git.

Çünkü o ulu kişinin sohbetine nail olmak farzlardan biridir” buyurmuştu.
Mevlana’nın yüceliği babamın söylediğinin yüz bin mislidir.

Şiir:
Senin olgunluğunu vasf etmek için ne söyleseler yine de bir şey söylemiş değillerdir.

Sen söylediklerinden yüz bin kere daha kemal sahibisin” dedi.

                                      ***
ARİFLERİN MENKIBELERİ, Şark İslam Klasikleri 29,
Ahmet Eflaki, M.E B. YAYINLARI 489

                                      ***
Neler öğrendik.

Mevlana’nın arkadaşının işittiği bir sözü, Mevlana Hazretlerinin de oradaymış gibi duyduğunu öğrendik.

Büyükler ziyaret edilir yerine memlekete gelen ziyaret edilir sözü kullanılarak ve bahane edilerek büyüğün küçüğü ziyaret etmesi için sebep olmadığını öğrendik.

Mevlana Hazretlerinin Tanrı ile bütünleşmiş olduğunu öğrendik.

(Ene’l Hak) Tanrı ile bütünleşmiş olanların kullanabileceği sözdür. Kişinin kendini Tanrı’da yok ederek sonra varlığa dönmesi olarak anlamalıyız.  

Kişi etrafındakilerin saygı ve övgülerinden bazen şaşırır, kendinden üstün kişi yok sanır.

Müslüman hataya düştüğü zaman uyarıldığında hemen hatasını düzeltir, haklının hakkını verir.

Bir insanın yüceliğini ancak ona yaklaşırsan fark edersin, görürsün, anlarsın ve gerekli saygıyı gösterirsin.

Yaren,
Hazreti Mevlana müritleri tarafından şişirilerek yüceleştirilmiş biri asla değildir.

O’nun yüceliğini sen ben takdir edemeyiz.
Ancak anlamaya çalışarak faydalanırız.

Sofrasından bize verdikleri bize yeter.

                                      *
RAVLİ

MEVLANA VE ÖZ

Bir gün Mevlana bütün müritleri ile beraber şeyh Sadreddin’in zaviyesine (Tekke)

Zaviyeye yaklaştıkları zaman hizmetçi kapıdan çıkarak “ Şeyh zaviyede yoktur” dedi.

Mevlana kızarak “ Sus, bir şey sorulmadan cevap verme.
Şeyhinden bu kadar şeyi öğrenemedin mi?” buyurdu.

Sonra oradan geçip o civarda bir medreseye girdiler.
Mevlana orada o kadar ilahi bilgiler saçtı ki, anlatılamaz.

Sonra bir müddet medresenin duvarına kulağını koyup başını salladı ve “Arkadaşlarımıza malumdur ki, bizim buraya gelmekteki asıl maksadımız şu idi:

Bu biçare yer “ Ne zamana kadar böyle içinde öz bulunmayan boş bir kabuk gibi kalacağım” deyip şikâyette bulunuyordu.

İşte Tanrı ilhamı ile biz buraya indik, onu bir müddet mananın latif özü ile özlendirdik ve dostlarımızın mübarek kademiyle (ayaklarıyla, adımlarıyla) onu şereflendirdik.

Yine buyurdular ki:
İmam Muhammed Gazali (Tanrı’nın rahmeti onun üzerine olsun) bu dünyada ilim deryasını altüst etmiş, ilim bayrağını yükseltmiş, bütün dünyanın kendisine uyduğu bir kimse ve dünyanın en bilgini olmuştur.

Eğer onda Ahmet Gazali gibi aşktan bir zerre olsaydı, daha iyi olurdu ve Muhammed’in yakınlık sırrını Ahmet gibi bilirdi.

Çünkü dünyada aşk gibi bir üstat, bir mürşit (yol gösterici) ve insanı doğru yola ulaştıran bir kimse yoktur” buyurdu.

Şiir:
Aşkı seç, aşkı ki sen de seçilmiş insan olasın.
Sana en sağlam fikri aşk verir.”

                                     ***
ARİFLERİN MENKIBELERİ, Şark İslam Klasikleri 29,
Ahmet Eflaki, M.E B. YAYINLARI 489

                                      ***
Neler öğrendik:

1.   Kapıya gelene ne amaçla geldiğini anlamadan savuşturmanın yanlış olduğunu öğrendik.

2.   Sorulmadan (kendin zannınca maksadı anlamış gibi) cevap vermenin yanlış ve terbiyesiz bir davranış olduğunu öğrendik.

3.   Karşına gelenin maksadı ile ilgili sormasını beklememiz sonra da cevap vermemiz gerektiğini öğrendik.

4.   Savuşturucu cevabın nasibi kestiğini öğrendik.

5.   Tekke boş kaldığı zaman Tanrı’ya yalvardığını, işe yaramaz bir halde bulunmaktan şikâyet ettiğini öğrendik.

6.   Duvarların bile ilahi sözlerle ve orada bulunan güzel insanlarla şereflendiğini öğrendik.

7.   “İçinde oturulmayan ev yıkılır” atasözünü hatırladık.

8.   İlim, bilgi iyidir güzeldir ama bu ilme aşk katılırsa övünülen Peygamberimizin Tanrı’ya yakınlık sırlarına kavuşacağımızı öğrendik.

9.   Gazalinin büyük bir bilgin olduğunu öğrendik.

 
İşte böyle yaren,

Terbiyeli olursan şerefli kişiler gelerek şereflendirirler.
Tanrıdan istersen ilham yoluyla derdine bir şekilde çare bulunur.

Büyük insanları tanırsan ve saygı ve sevgi ile yaklaşırsan sırları öğrenirsin.
Öğrendiğin sırlarla Tanrıya yaklaşırsın.

Her şeyin kendi özünü aradığını ve öze kavuşana kadar mücadele ettiğini öğrendik ya, şimdi biz özümüzü bulmaya çalışmalıyız.

Yani, taş toprak bunu yaparsa?

                                 *
RAVLİ

MEVLANA VE ÖZÜR DİLEMEKTEN KURTULMAK

Bir gün Mevlana arkadaşlara bilgiler saçıyor, vaizlerde bulunuyor, onları Peygamberin sünnet ve farzlarını yerine getirmeye teşvik ediyordu.

Buyurdu ki: Peygamberin (selam onun üzerine olsun) Ashabı (sohbetinde olanlar) Sıddık-ı Ekber Hz. Ebubekir (Tanrı ondan razı olsun) ile beraber gazaya gitmişlerdi.

Bir kalenin kuşatılması ile meşgul oldular ve onu fethetmek için çalıştılar.
Kalenin alınması uzadı.

Sıddık-ı Ekber onlara ibadet konusunda:
“ Dikkat ediniz, farzların ve sünnetlerin en ince şeylerinden bir şey kaçırmış olmayasınız.

Bu muhasara (kuşatma) sizin bunları ihmal etmenizden gecikmiş olmasın?” dedi.

Gerçekten ashap kendilerine gelip düşündükleri vakit akşam namazı için abdest aldıkları zaman misvakı (diş fırçalamayı) unuttuklarını hatırlarına getirdiler.

O sabah, yüzlerini, sabahı aydınlatan Tanrı’ya çevirerek cuş u huruşa (coşup taştılar) geldiler, abdest aldılar ve misvak kullandılar.

Sabah namazı kılındıktan sonra Yahudilerin elinde bulunan bu kaleyi almak için hücuma başladılar.

Kuşluk vaktine doğru kaleyi aldılar.
Ahalisinin bir kısmını esir etti, bir kısmını da öldürdüler.

Sonra Tanrı’ya şükür ve onun nimetlerini zikrederek (söyleyerek) Medine’ye döndüler.

İşte bunun gibi ben de istiyorum ki, takatiniz oldukça tam bir itaatle ibadete rağbet edesiniz.

Peygamberin sünnetlerinden en ufak şeyi bile ihmal etmemeğe çalışasınız.

Ta ki, nefs-i emmare (İsteklerle emredip seni zorlayan nefis) kalesini zapta muvaffak olasınız.

Nefsinize ve şeytana ait vesveseleri esir edip onları öldüresiniz;

Sonunda gönül sultanının şehrini su ve çamur perde araya girmeden mamur bir hale getirmeye muvaffak olasınız.

Sizi kâfirler gibi istila eden (kuşatan) fasit (Kötü, fena, yanlış, bozuk, münafık, fesat çıkaran)  fikirleri ve geceleri sizi kaplayan faydasız hayalleri dağıtasınız ve Tanrı’nın

“ Onu Ruhu’l-Kudüs (Cebrail As.) ile güçlendirdik” (Bakara, 253) buyurduğu vech ile (yüzüyle) bunlara emredici olasınız.

Nitekim buyurmuştur.
Şiir:

“ Nefsini öldürdünse özür dilemeden kurtuldun demektir.
Artık memlekette sana düşman kimse kalmamıştır.”

                                     ***
ARİFLERİN MENKIBELERİ, Şark İslam Klasikleri 29,
Ahmet Eflaki, M.E B. YAYINLARI 489

                                      ***
Neler öğrendik:

1.   Başarımızın gecikmesinin Allah’ın emrettiklerine ve peygamberimizin gösterdiklerini tam bir samimiyet ve ciddiyetle yapmamamızdan olduğunu öğrendik.

2.   Başarmak istediğimiz bir şey varsa sabah namazını emredilen şekilde kılmalıyız, Al-lah, Al-lah diye coşkunca zikretmemiz gerektiğini öğrendik.

3.   Bunu yaptıktan sonra amacımıza yönelerek çalışıp çabalamayı öğrendik.

4.   Allah’a olan sevgimizi Peygamberimizin öğrettiği gibi titizlikle yapmamızı, gücümüzün son noktasına kadar kullanmamız gerektiğini öğrendik.

5.   İbadet ve itaatti severek ve zevkle yapmamızı öğrendik.

6.   İşi başardıktan sonra da ben yaptım diye sahiplenmeyip, Allah’a bu başarıyı verdiği için şükretmeliyiz.

7.   Düşmanla savaşta verdiğimiz önem ve dikkat kadar nefsimizle ve şeytanla aynı ciddiyetle savaşmamız gerektiğini öğrendik.

8.   İsteklerle emreden nefsimizle mücadele etmemiz, isteklere kendimizi teslim etmemizi öğrendik.

9.   Şeytanın seni tereddüde düşüren, tembelleştiren, vazgeçiren, korkutan, gereksiz bir şekilde kendi yapacağın işi Tanrı’dan bekleyiş içine sokmasına karşı dikkatli ve uyanık olunmasını öğrendik.

10.                  En büyük düşmanımızın isteklerimiz öldürmemiz olduğunu öğrendik.

                                              ***

İşte böyle yaren,

Düşmanı dışarıda arama, isteklerle seni zorlayan nefsin yeter.
Seni perişan eder.

Nefsin etken olursa şeytan için gerekli ortamı sağlarsın ki nefsin bir taraftan, şeytan bir taraftan hata üstüne hata yaptırır, yanlış yaptırır ve de özür dilemekten kurtulamazsın.  

Çaresi: farz ve sünnetleri ciddiye alırsak, Tanrı’ya karşı ibadet ve itaatle bu beladan kurtulabiliriz.

Yaren gönlün Tanrı için bir alandır.
Tanrı oraya bakar, oraya nuru düşer.

Sen isteklerinle, şeytanın vesveseleri ile doldurursan gönül aynan kirlenir, gönlün çer çöp ile dolu olur ki Tanrı senin gönlüne bakmaz.

Temiz olmayan bir gönülden ne beklersin ki.
Temiz olan yere, temiz olanlar gelir, gider.

Sen elinden gelen dikkati sarf ederek kendini temiz tutmaya çalış ki Tanrı o alana saldırıları kendine saldırı kabul eder ve saldıranı perişan eder.

Gönül tahtına Tanrı’yı yerleştirirsen, seversen ve saygı duyarsan oraya uygun olmayan kimse giremez.

Hata yapmazsın.
Özür dilemezsin.
Düşmanın da kalmaz.

Bize tesir edenleri bilip, olan bitenlerin farkında olarak, kontrolümüzü Tanrı’dan başkasına vermemeliyiz.

Bu kontrolü peygamberimizin ve velilerimizin incelikle anlattıklarını öğrenerek ve uygulayarak bu imtihan dünyasından sonraki yaşamımız olan ahirete ter temiz olarak görev ve sorumluluklarımızı hakkıyla yerine getirip giden olmalıyız.

Aklımız karışık, beynimiz bulanık olduğu zaman Tanrı’ya sığınarak, yardım isteyerek bu beladan kurtulmalıyız.

Yüce Rabbim,
Bizi nefis ve şeytan belasından emin eyle.
Bilmeden uyduğumuz nefis ve şeytana karşı bizi koru.

Sana sığınırız.
Senden yardım bekleriz.
Rahmetinle bizi bu belalardan kurtar.

Âmin.

                               *
RAVLİ

Popüler Yayınlar