4 Ekim 2012 Perşembe

ŞEMSİ TEBRİZİ VE UNUTKANLIK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Birini çalgıcılığa çağırdılar.
Ağır davrandı.

Ona gel dediler istemiyor musun?
Biraz su lâzım ki tencerenin önüne koyayım der.

Arif ateşli işlerde hep suyu yanında bulundurur.
Meğerse unutsun.

Su hazır değilse tencere taşar yağı uçar, içinde ne yağ kalır ne de tencere.
Pişmiş et gider.

Başka bir tencere lâzım gelir.
Meğerki unutsun.

(M. 207) Âdem Aleyhissalam unutkandı hep:
«Ya rabbi! Biz nefsimize zulmettik.
Eğer bizim günahımızı bağışlamazsan, bize acımazsan ziyanlı çıkarız, zavallılardan oluruz,» diye yalvardı, daha başka bir şey demedi başka sözle meşgul olmadı.

İblis tutturdu:
«Ben yaratılışta ondan hayırlıyım,» dedi.
Biliyordu ki, insaflılar için özür dilemek gerekiyor.

Ama özrü kabahatinden beterdi.
(Bir suç veya kabahat için özür dilerken daha büyük suç işleyen kimseler için söylenen bir söz)

Allah’ı inkâr etti.

Sen bilmez misin ki, ben şeytandan daha iyi bilirdim.
Şeytan:
«Senin izzetin hakkı için onların hepsini yoldan çıkaracağım, azdıracağım,» deyince bu söz Peygamberleri, velileri ve Allah erlerini içine almaktadır.

Çünkü o kendi işini geri bırakmaz.
Şeytan kendi işinden nasıl vazgeçebilir?

Ulu Allah, inayetini (Karşılıksız iyiliği) bir tarafa, şeytanı da bir tarafa koydu.
Acaba ne yapacak diye.

«Onu benden götürebilirsin ama beni ondan nasıl alabilirsin,» dedi.
Terzi demircilik yaparsa sakalı yanar.

O kendi işini yapmalıdır.
Yoksa biri demirciye gelip:

«Ey demirci bana demircilik öğret!» diye yalvarır, ondan sanatı öğrenirse o zaman ne sakalı yanar ne de saçı.

Sakalı yanmayınca yüz dirhem harcayıp orada Lut ve Dolkes yemeklerine tuz koymazsa hiç işe yaramaz, yerken ağzından dökülür.

Ama bolca tuz koyarsa her ne getirirse hep tuz olur.
Ona tuz deseler bile halinden ve manasından tuz olmadığı anlaşılmadıkça tuz denilemez.

Onun için hiç bir riyazet (Açlıkla nefsi denetime almak) korunma ve perhiz zevki hâsıl olmaz belki daha karanlık bir hale düşer.
Cevher gibi olmaz, belki H. A. M. gelmez ki, onlar yokken bir şey yapsın.

Ancak haberi olanlara haber verir ki, nihayet sende de var.
Kuran’da:
«Müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik,» anlamındaki ayet açıktır.

Halk o öğütleri kâh tutar, kâh tutmaz.

Ey ulu Allah!
Ey efendi!
Ey ulu Hünkâr!
Ey kâinatın en yüce sultanı!
Ey huysuz!
Sert başlı adam.

Sen benim görünen tarafımdan bile haber veremiyorsun.
Ya benim içimi, batın (İç âlemimi) tarafımı ne bilirsin?

Ondan nasıl haber verebilirsin?
                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
Neler öğrendik:

1.   Yaptığımız bir işin tamamlanmasına kadar, olabilecek tehlikelere karşı hemen kullanabileceğimiz malzemenin yanımızda hazır olması için ağır davranarak unutmamamız, tedbir almamız gerektiğini öğrendik.

2.   Çok anlayışlı, sezgisi yüksek olanın bile tedbirsiz davranarak yani unutarak hataya düştüğünü öğrendik.

3.   Yaptığı hatanın farkına varan kişi eğer insaflı ise (Gerçeği anlayan ise) özür dilediğini öğrendik.

4.   Her kişinin bir işi olduğunu, işini iyi yapmaya çalıştığını, iyi kötü ayrımı yapmadan sahiplenip işini yaptığını öğrendik.

5.   Bilen bir ustadan öğrenmekten kaçanların, ben yaparım diye ustayı önemsemeyip işe sarılanların zarar gördüğünü öğrendik.

6.   Sanatın inceliklerini öğrenmek için hırsızlama şeklinde öğrenmek yerine, ustaya yalvararak işi öğrenmemiz gerektiğini öğrendik.

7.   Yapacağımız işin zamanlamasını, sınırlarını ve kimin ne miktarda ve nasıl katkı sağlayacak belirlenmesi gerektiğini öğrendik.

8.   Müjde ve korkuyu bir arada düşünüp işin gereklerini yapmamız gerektiğini öğrendik.

9.   Gördüğümüz kişinin görünen yanlarını iyi görmez ve bilmezsek onun iç âlemini hiç bilemeyeceğimizi öğrendik.

10.           Unutmayla büyük hataya düşüldüğünü ve bunun ağır bedeli olduğunu öğrendik.

11.           Unutmayla oluşan zarar ziyanın karşılanması ve af dilemekle normale dönülmesi gerektiğini öğrendik.

12.           Tanrı erlerinin de unutmak ile hataya düşeceklerini, şeytanın Tanrı erlerini hataya düşürmek için çok uğraştığını dikkat edilmesi ve hataya düştükleri zaman suçlama ve aşağılama yerine yardım edilmesi gerektiğini öğrendik.

13.           İbadetimizi aklımızı kullanarak, zararlardan korunarak, ölçü ve sınırlara dikkat ederek lazım olan beğeni ve mükafatı alabileceğimizi, amacımıza ulaşabileceğimizi öğrendik.

14.           Açıkta olanı göremeyenin gizleneni görmesinin mümkün olamayacağını öğrendik.

15.           Tanrı yolunda olanların görüneni iyi görmeleri ve değerlendirmeleri sonrasında doğru sonuçlara vardıktan sonra iç âlemi anlayıp değerlendirebileceklerini öğrendik.

16.           Görünen ve bilinen üzerinden görünmeyen ve bilinmeyen anlatıldığını ve anlaşılır ve kabul edilir kılındığını öğrendik.

 İşte böyle yaren,

Eskiden öğrendiğimizi hatırlayamayız.
Hatırlamak için de unutmak gerekir.

Belleğimiz bilgileri düzenler, değersiz gördüklerini de kendiliğinden atar.

Unutma olmasaydı düşünme de olanaksız olurdu, unutulan şey düşünülür.

Ayrıntıların unutulması, düşünmenin işleyişini hızlandırır.

Unutma sözü yaşanmışın, öğrenilmişin tümüyle tamamen yok olmadığını ancak bilinç dışına itilir ve bastırılır.

Tarı yolunda yolculuk edenler ezberleme yerine öğrenip unutarak düşünmeyi baskıdan kurtarıp görüşlerinin daha net olmasını, bilincinin her an yeni bir meseleyi kolayca düşünmesi için hazır tutarlar.

Hazreti Mevlana bize kavramlar üzerinden öğretiyi havuz misali ile öğretmiştir.

Nasıl ki bir havuza değişik tat ve kokuda sıvılar dökersek sonra da o havuzdan bir damla ağzımıza koyduğumuz zaman havuzdaki değişik tüm tatları algılayabileceğimizi öğrendik.

Bu metot daha fazla bilgi edinmemizi ve farklılıkların bir arada olarak algılanabileceğine misaldir.

Önemsediğimiz bilgilerle beyin kimyamız oluşacağından alacağımız bilgileri tercih ederek ve kaliteli olarak seçmeliyiz ve almalıyız.

Hazreti Mevlana:
 “ Bize sevgiyle bağlananın beyin kimyasını değiştirerek Tanrı’nın ve insanların beğendiği yeni bir kişilik veririz” anlamındaki sözünü hatırlamalıyız.

                                      *
RAVLİ

3 Ekim 2012 Çarşamba

ŞEMSİ TEBRİZİ VE ZİNA

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:
 Hazreti Peygambere sordular:
«Ey Allah elçisi!
Mümin zina eder mi?»

Hazreti Peygamber şöyle buyurdu:
«Evet, zina eder, ama o yine mümindir.
O imanlıdır.»

Ebidderda’nın koca burnuna rağmen yine mümindir.
Ancak mümin yalancı değildir.
«Yani, imanla yalan bir arada yürümez.» Allah gerçek müminin yalanını doğruya çıkarır.

Adamın biri cübbesini yırttı.
«Eyvah, benim ferecim (Pardösü) , abam yırtıldı bana bir aba (Elbise) verin!» diye sızlandı.
Adına fereci dediler.

Mevlâ’na bu kadar söz söyler, hiç bir şey istemez. (M. 205)
Benim huyum budur, der.

Bir mezar taşında, ömür, bir saattir diye yazılı idi.
Bir saat, üç saat nihayet ömrün bir sonu vardır.

Sofî için, vaktin çocuğu derler.
Yani vaktine bağlı insan demektir.

Bizim de ömürden nasibimiz ancak şu bir saattir.
Çünkü Mevlana’nın meclisindeyiz.
Ona hizmette bulunuyoruz.

Ben onun postuna konmuş bir böcek gibiydim.
Hiç düzgün konuşmaktan, fesahatten (Güzel söz söyleme yeteneği) nasibim (Pay, hisse) yoktu.

Böylece diyordum ki:
«Mevlana’ya Allah hayırlı mükâfat versin
Hayırlı bir işe aracılık etti.

Bugün gereken hizmet ve görevi bana işaret ediyorsun.
Sana anlatayım.
Cebrail yukarıya bakarsa külahı düşer, sordu:
«Nereye gideyim

Şimdilik annen ile babanın yanına gideceksin, ne zaman çağırırsam bana bir işaret et yeter.
Sofrayı eğri koymuşlar onu düzgün koyayım dedi, başını çevirdi, yavaşça, işaretle, «Lüzum yok,» dedi.

(Söylediklerimi başka alana kaydırıp yok ediyorlar)
Sofra yatakta tersine kurulmuş dedim.
(Yukarıdan gelen (İlahi âlemden) gelen bilgileri (Gıdayı) almak için, sırtın yatakta rahat ve huzurlu şekilde ve başın ve ellerin yukarı doğru olmasıyla beslenebilineceği)

Hemen, «Ne söylüyorsun?
Yatakta sofranın ne işi var?» dedi.
(İşareti anlayamadı)

 Nihayet işaret etti ki, bizim işlerimiz var, ben bir işe gidiyorum, ibadete gidiyorum.

O işten hiç başımı kaldıramam.
(İşaret diliyle anlamayanla karşılaşınca oradan gitmek gerekir.)
Ben hep emirle giderim.
Emir bu!

Şiir:
Bir zaman gönül semtine doğru yürüdüm,
Gönül halinden bir nişan arıyordum.
Acaba gönlümün hali nicedir diye anlamak istiyordum.
Onun yüzünden cihanı feryat ve figanla dolu görüyordum.

Eğer bu dağarcık (Bilgi birikimi) olmasaydı, bu taifenin (Topluluk) ayak tozunu Cebrail bile bulamazdı.

Şiir:
Hikmet ehli (Gerçeği bilen, gören ve hareket eden) erenlerin sözlerini araştırdım,
Onlardan her vadide, her şehirde bir destan var.
Hepsi de gönül elinden feryada gelmişler
Bu sözlerden şüpheye düştüm
Kendi aklımdan geçtim, acele gönül tarafına sefer ettim.
Onda da hiç boş yer göremedim.
Bu gönül arif  (Bilen, bilgili, aydın görüşlü) ile maruf (Herkesçe bilinen) arasında çok kere sözcülük yapar.
Gönülün ne olduğunu gönül erleri bilir.
Gönülün kadrini (Onurunu, şerefini, değerini, itibarını,  rütbesini, derecesini) her gönülsüz (İsteksiz) ve ruhsuz (Maddesiz yaşamı ilkesini bilmeyen) ne bilsin?
Gönül hakkında Allah Peygamberi dedi ki:
Gönülden daha iyi, gönülden daha üstün bir şey var sanma!

(M. 206) Kendisinde güzellik olmayan, Hazreti Muhammed’in yüzünü Öper, söze başlar ve der ki:
Hazreti Muhammed (S. A.) ve onun yoldaşları gibi ol!

Sen kendi sözünü söylüyorsun.
Başkalarını anmak, nazar değmemek (Kendisini konu edilmekten gizlemek) içindir.

Sen küfür dinle o benim için başka bir anlam taşır.
Eğer öyle değilse benimle başkaca hiç bir işin yoktur.

Şimdi bir yazı yazmak, onu tekrar okumak içindir.
Ama tekrar okuyamazsan, buna gerek yoktur.

Okursan o zaman düşünürsün.
Bu, te harfidir yahut te’dir, yahut üç noktalı se’dir veya sonuncu harf olan ye harfidir.

Eğer bu harfleri okumak zevkini kendinde bulamazsan bu Allah erlerinin gelmesi sana ayıp değildir.

Bir hikmet (Gerçeği bilmek, görebilmek ve buna göre hareket edebilmek) içindir.

Teklif zor değildir ama aceleye gelmez.
Neşeli olduğun vakit içinde keder kalmaz.
Hoş hutbeler okursun.
Ama o neşeli anlarda olur.
 
O varlıkla dopdolu olunca, vücudu böyle olur.
Ben her ne kadar onu kabul ve sözlerini gerçeklemek istersem, sözlerimden ürker ve bana dönerek, hiç gözünü başını çevirme!
Tevhid (Birlik) âleminden sana ne? Der.

Onun, Tanrısının tek ve eşsiz olmasından sana ne?
Çünkü sen onu yüz bin gibi görüyorsun.

Sana göre her parçasında başka bir yön, her bir parçasında başka bir âlem var.
Ama sen bu parçaları o bir tek varlıkta toplayamazsın! (Tevhid yapamazsın)
Anlayamazsın!

O kendi eşsizliğini birliğini tek renkte gösterir mi hiç?
Bu sana sır olarak kalsın ve seni sevindirsin.

Yaptığın secde acaba makbul müdür?
Bugün mademki yolu biliyorsun, bir konuk geldiği zaman ona tekrar söyle ki, nasipsiz kalmasın.

 Hoş geldin, sefa geldin dersin.
Bizim için en iyisi budur.
                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
Neler öğrendik:
1.   Müminin zina suçunu işlese bile yine mümin olacağını, bu suçun cezasının karşılığını alacağını, dinden çıkmayacağını öğrendik.
2.   Müminin asla yalan söylemeyeceğini, yalan söyleyenin mümin olamayacağını öğrendik.
3.   Gerçek mümin yalan söylese bile Tanrı’nın o müminin dediği gibi olayı gerçeklediğini öğrendik.
4.   Mevlana hazretlerinin söylediklerinden hiçbir karşılık istemediğini öğrendik.
5.   Mevlana hazretlerine yapılan hizmetin ve birlikte olunan zamanın ömür sayılacağını diğer vakitlerin önemsiz olduğunu öğrendik.
6.   Gönlü aramamız ve bilmemiz, bulmamız gerektiğini öğrendik.
7.   Kendisine bakılmaması için insanların başkalarından söz ettiğini öğrendik.
8.   Kendisine küfür edilse bile hiç söz edilmemekten daha iyi olacağını öğrendik.
9.   Not almak, yazı ile kayıt etmenin sonra ve sakin bir zamanda okuyup düşünmek için olduğunu, okumayı zevk edinenlerin davranışı olduğunu öğrendik.
10.           Tanrı erlerinin gerçeği görebilmemiz ve gerçeğe göre yaşamamız için bize söz söylemesinin ayıplanacak bir davranış olmadığını öğrendik.
11.           Tevhid âleminin bir olduğunu, bütünlük içinde olduğunu, parça-parça anlatılsa da bir bütünlük ve birbirini doğrulayan sözlerden olduğunu öğrendik.
12.           Tanrı’nın parça-parça kendini göstermesini bir bütünlük içinde değerlendirilmesini yaparsak o eşsiz güzelliğini anlayabileceğimizi öğrendik.
                                   *
 İşte böyle yaren,
Duygu ve istekleri yüce ve temiz, karşılık beklemeden, zorunlu olmadığı halde işin tehlikesine aldırış etmeden bir sevgiyle ve hoşlukla çalışılmasına, yapılmasına gönüllülük ve onu yapanın gönüllü olduğunu biliyoruz.

Tanrı’nın eşi benzeri olmadığını, güzelliğinin tarif edilemeyecek kadar güzel olduğunu ancak gönülden bir istekle ve düşence ile anlayabileceğimizi öğrendik, anladık.

Hayatımıza yalanı katmadığımız zaman müminlik sınırından çıkmayacağımızı öğrendik, anladık.

Bize söylenen sözün küfür bile olsa değerli olduğunu, değerlendirip doğru yolu bulmamız için, yanlışımızın ve eksikliğimizin farkına varmak için bir sebep olduğunu öğrendik, anladık.

Bize sadece aklın bilmeye, görüş sahibi yapmaya yetmediğini, gönlümüzü tanımamız ve etkin hale getirmemiz gerektiğini öğrendik, anladık.

Yaren,
Tanrı bizi yarattığında maddeye bağlı değildik.
Tanrı dünya yaşamında bizi maddeye bağlı ve bir şekilde süresi belli olan bir zamanda yaşamamızı istedi.

Hayat sadece dünya yaşamı ile sınırlı değildir.
Maddeye bağlı olmadan önce ki hayatımız vardı ve ruhumuz bedenden ayrıldığı zaman da hayatımız devam edecektir.

Hayatın içinde var olan gönülle onurumuzu, şerefimizi, değerimizi, itibarımızı, rütbemizi, derecemizi yükseltme olanağını veren GÖNÜL konusunu önemsememiz gerekmektedir.

 (Daha geniş bilgi için RAVLİ GÖNÜL yaz ve RAVLİ ANI YAŞAMAK konusunu Google den okumalısın)
                                       *
RAVLİ

 

 

 


 
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 

 

 

 

 

 

 

 

                                  

2 Ekim 2012 Salı

ŞEMSİ TEBRİZİ VE HARFLERİN DİLİ

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Kış geliyor Şemseddin’e bir kürk lâzım.
Evet, çetin iştir bu.
Hırkayı yırtmalı.

Evet, güzel söylüyorsun, bana uymak gerek.
Bu bana senden dilenmek demektir.

Konuk için, onunla daha çok vakit geçer.
Şimdi biraz düşünmek zamanıdır.

Her ne kadar yaya yürümek kuvveti vardır ama korkarım ki, bunu kabul etmezsin!
Ben Kaymaz mevkiine gelirsem, Aksaray’a varırım.
Yolda seni bırakır ve ayrılırsam, bu benim elimde değildir.

 Seni evde çocuklar arasında bırakayım.
Zaten yolda da bunu böyle istedim.
O zaman bizim aramızda yüz kat daha yakınlık olur.

Bugün ayrıldık ama bir zaman neler olacağını bilemem.
Eğer şimdi olduğu gibi araya bir karışıklık girerse:

«Bu hakkın gayretidir,» deme!
«Bu ne Müslümanlıktır?» dedi.
«Bunu da Müslümanlık say,» dedim.

O zaman bir şey söylemedin, bir kaç gün Saraç’ın bağına gittin.
O ayakkabı seni rahatsız etti.

Bir söz söyledin, bir kaç gün dolaştın, nihayet tekrar konuştun.
Sonra baştan savdık, ona ant içtik dedin.

Ben öyle insanlardan değilim ki, bir kimse ile bir gün selâmlaşmış olayım da, ona karşı öyle bir davranışta bulunayım.
Bunu uygun görmem. (M. 203)

Eğer yine bir karışıklık ve bozgunluk varsa, zannetme ki aramızda ayrılık kararı verilmiştir.

Ya bana senden bir gayret ister yahut da sana karşı benden.
Dedi ki:
«Allah kendi iradesi ile hükmeder.

Onda ihtiyar (Kendi arzusuyla hareket) yoktur.»
Bu sözü bütün peygamberler bile söylemiş olsa kabul edemem.
«Ben böyle bir Allah’ı istemem,» derim, isterim ki, Allah kendi arzusu ile iş yapsın.

Ben öyle bir Allah’ı arıyorum.
Cehenneme de görsem bu düşünceden utanmam.

Ona derim ki:
Benim aradığım Allah sensin.

Diyorsun ki:
«Ben, Allah için dilediği gibi yapmaz, (Yani faili muhtar) değildir, demedim.»
Öyle ise sen faili muhtarsın, dilediğini yapan sensin!
Onu ortadan kaldır.

Onun en aşağı kullan, ona bir ışık ile gölge düşürmüşlerdir.
Dilediğini yapandır o (Tanrı).

Onu aciz kılacak, ona engel olacak bir varlık yoktur.
Her saatte binlerce cihanı mahveder.

Bu çok aciz ve güçsüz olan kimdir?
Ne iş yaparda o işte aciz kalır?

O işi çevirmeye gücü yetmez.
Nasıl olur da onun ihtiyarı yoktur diyebilir, içinden ona, «İhtiyarsız,» diyebilir misin?

Eğer bütün âlem Şahap’ ım bu sözlerini kabul etseydi, Firavun incinmezdi o sözden.
Ama ben kabul etmiyorum.
Size iyi günler!

Vakitler mübarek olsun!
Mübarek olan sizlersiniz.
Gelecek günler size mübarek olsun!

Kadir gecesi bize kader hazırlamıştır.

O dost başka sözleri de bilir; başka konuşanların sözünü de konuşur. Bin kelime mi söyledi; söyler, sonra sözü tükenir.
Boş mu oturur?

Musa Peygamber Allah ile konuşan bir söz bilgini idi.
Allah ona, «Beni göremeyeceksin,» dedi.
Musa bir kaç adım geri döner, sonra tekrar ona yönelerek bir daha gelir.
Ona başka zaman gel der, konuşmadan geri çevirir.

Günler bizim aramızdadır.

Ayette işaret buyrulduğu gibi denizin suyu tükenir de Rabbimizin sözü bitmez.
Elif harfinin manası tamam olmaz.
Ulu dergâhtan bir elif sıçradı, hangi hikmet için dışarı fırladı o elif harfi?
Onun hikmetinin iç yüzünü, yine o bilir.

«Akıl yanılmaz,» dedi.
Ama yanılıyordu, yine de, «Yanılmaz,» diyor.

Sonra be harfi geldi, elif harfinin ayağına düştü.
Elif sordu (ا = elif):
«Niye geldin?»
«Seni açıklamak için.
Bir noktam var, o senin mührünü canımın içinde saklıyorum.
Hemen Elifin manasıyım.

Ayrılığın, ayırmanın iç yüzünü söylüyorum.»

Te ت = te geldi, «Başımda iki noktam var,» dedi. Bunları dünya ve ahrete atarım.

Üç noktalı se ث = se harfi de kendini araya soktu.

Cim ج = cim daha uzakta idi.

Tevriye sanatı daha çok belirsin diye.
(Gizlenmiş isteğin, maksadın, niyetin anlaşılması)

Çünkü (M. 204) onda Kuran’ın manası vardır.
Cim, iki yönden eliften üstündür. (M. 204)

Ama elif yolunda beline kemer bağlamıştır, elife bağlıdır.
Dal د = dal harfine gelince, o da iki eliftir.
Bir topluluk, dal harfini düşman bilirler.

Aralarında, birbirlerinin gırtlağına sarılarak kavgaya tutuşurlar.
Sen, eğer harabat (meyhane) ehli isen hı خ = (hı) harfinin ne günahı var?

Kâfir küfürden bahseder; o, küfürden başka ne söyleyebilir?
Mümin imandan bahseder, kâfir de küfürden.

Mısra:
Testi, içinde ne varsa onu sızdırır.

Saf olur, saf küfür olur.
Onun kâfirliği saf olur.

Ona, bu yolda şöyle sorarlar:
«Diyelim ki, yolda seni köpek ısırmıştır.
Ona, kuduz köpek demek yaraşır mı?»

«Evet, o gün o köpekle onun kocaman beş tane yardımcısı aşağı indiler.
Fitne hiç yatışmadı.

Herkes bir tarafa kaçtı, onun ayağına düştüler.
O, yukarı çıktı ve onları ayırdı.»

Vaizden sonra aşağı iniyordu.
Minberin son basamağında durdu, şahadet getirdi.

Kendi işimizden çok fazla söz söyledik.
Şu ilâhi uyarma ile karşılaştık.

Kuran’da buyrulduğu gibi:
«Ey iman edenler!
Niçin yapmadığınız şeyleri söylüyorsunuz

 Yarabbi!
Bizi bağışla!» deyince minber yürümeğe başladı.
«Ey minber!
Sana söylemiyorum,» dedi.

Minber ağaç olduğu halde, onun gerçek sözlerinden harekete geçiyor; yani ağaç bile, kendi nefsinde öğüt kabul eder ve yürür, demek istemiş ve onu yürütmüştür.

Ulu Allah’ın, hem sen dilediğini hidayete erdiremezsin, hem de sen hidayet verebilirsin, sözleri arasında çelişki yoktur.
Hak sözde buna imkân yoktur.

Sen bir yol gösteriyorsun; işte, doğru yol budur diyorsun.
Ama daha fazlası elinden gelmez.

«Onu o yoldan çıkaran benim,» buyuruyor, yüce Allah.
Bize gerekli olan bunların her biri arasındaki inceliği ve derece farkını görebilmektir.

«Allah’a iyilikle ödünç verin,» anlamındaki ayet gelince, Hazreti
İbrahim dedi ki:,

«Ben Allaha ve Resulüne dedim, ben hangi yalanı söyledim de Allah onu doğru çıkarmadı?»  
                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***

Neler öğrendik:

1.   İhtiyaç baş gösterince konuşmayı bırakıp yapılması gereken işlerin yapılması gerektiğini öğrendik.

2.   Çetin günler için hazırlık yapmamız gerektiğini öğrendik.

3.   Allah’ın dilediği gibi hareket ettiğini, hiçbir sebebe bağlı olmadığını öğrendik.

4.   Kadir gecesi kaderlerin hazırlandığını öğrendik.

5.   Anlamak ve anlatmak için harflerden oluşan sözleri mananın hakikatini anlamak için kullanıldığını öğrendik.

6.   Söylenen sözlere dikkat etmemiz, Tanrı’ya inanmayanın her şeyi inkâr ettiğini sözlerinden anlaşılacağını öğrendik.

7.   Mümin kişinin hep imandan bahsettiğini çünkü kendisini böyle yapılandırdığını öğrendik.

8.   Gerçek sözleri dinlememiz, öğüt almamız, anlamaya çalışmamız ve kabul etmemiz gerektiğini öğrendik.

9.   Doğru yola getireninde, doğru yoldan çıkaranın da Tanrı olduğunu, insanların bu konuda gücü olmadığını öğrendik.

10.           Tanrı erleri ağzından yalan kaçırsalar bile Tanrı’nın bunu doğruladığını öğrendik.

11.           Harflerin bir tek anlamı olmadığını yer zaman ve kişiye göre farklı haberler verdiğini, manalar saçtığını, incelikle anlamaya çalışanlara fayda verdiğini öğrendik.

12.           Harflerin görünmeyen alemi anlamamız için görünür olduğunu ve bu görünürlükten görünmeyenin algılanmasını sağladığını öğrendik.

İşte böyle yaren,

Tanrı doğru yola yönlendireceği kişiyi Tanrı erleriyle tanıştırır, onları sevdirir ve öğüt alan kişiler yaparak kendine yaklaştırır.

Tanrı kendisine yaklaştırmak istediği kullarına mal, para, şöhret, sağlık vererek kendisinin adını söylemesini bile istemez.

Tanrı’nın beğenisini isteyen ve kazanan elbette ki ödüllendirilir.
Tanrı’yı tanımayan, saygı ve hürmet göstermeyen elbette ki layık olduğu aşağı konuma getirilir.

Tanrı’nın istediği bir şeyi sebepli veya sebepsiz meydana geldiğini, bizim çoğu zaman sonradan anlayabileceğimizi anladık.

Tanrı’nın ne yaptığını, ne oyunlar oynadığını arif olanlar anlar, halkın anlayışına perdeler konmuş, o kişi o olayı yaşasa bile anlayamayacağını anladık.

Görelim Mevla neyler.
Neylerse güzel eyler.

                                           *

RAVLİ

1 Ekim 2012 Pazartesi

ŞEMSİ TEBRİZİ VE KURAN’IN YORUMUNU KİM YAPAR

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

 Şimdi sen de diyorsun ki:
«Hiç iyi değilim, ya içimde bir rahatsızlık var yahut bir sıkıntı var bende.»

Çünkü sen benim canımın içindesin, orada yer tuttun.
Can içinde etki yapıyorsun.

Ey Efendi, Çelebi!

Bu isteklerinden, boynumuza sarılıp öpmelerinden, nazım yolu ile başka yollardan bir takım cilveler göstermesinden anlıyorum ki, bende Allah tarafından yargılanmak nişanesi var.

O tarafa düşmem yakındır.
Günahları bağışlanmış kullar arasında dalıp gideceğim bunun belirtileri var.

Ulu Allah Kuran’da, «Onlara ayetlerimizi ufuklarda göstereceğiz,» buyuruyor.
Bununla ne diyor bize?

Ufuklarda ayın iki parça olması mı?
Yaz mevsimi mi?

Sonra aynı ayetin altında «Ve onların nefislerinde,» buyuruyor. Hastalık veya sağlık mı?
Bunlar ne güzel yorumlardır.

Ey tefsirciler, başka bir anlatışa göre de ufuklardaki ayetler, ayın yarılması ve mucizelerdir!
Nefislerdeki de, gönül açıklığıdır.
Şüphe yok ki o hak’tır.

Yani şüphesiz Allah haktır; Muhammed de haktır.
Ne güzel yorum bu!
Ama hakikat yolcuları ve Allah erleri içindir bu.

Her bir ayette bir müjde var, bir aşk kitabı gibi!
Kuran’ı onlar bilir.
Kuran’ın güzelliği onlarda yüz gösterir, onlarla cilveleşir.
«Şüphesiz o haktır,» demek ne demektir?

Yani Allahın kim olduğunu herkes bilsin diye:
«O haktır şüphesiz,» demek bir yorumdur.

Kutsi (Kutsal) var iken Tusî’yi (Yorum yapılarak manalandırılmış) ne yapalım.

Rahman suresinde, «Allah Kuran’ı ona öğretti,» ayetinden anlaşılıyor ki, Kuran’ın tefsirini (Mana bakımından yorumunu) yine Allahtan dinlemek gerektir.

Bunu Haktan başkasından dinleyemezsin.
O yorumcuların tefsiri onların kendi halidir.

Yoksa Kuran’ın tefsiri değil. (M. 202)
Kuran’ın sözlü tercümesini beş yaşındaki çocuklar bile yapabilirler.

Hazreti Mustafa (Allah’ın selâmı ona olsun) Ebû Hüreyre’ye uğramıştı.
Onun pek çekingen davrandığını anladı ve sordu:

«Niçin böyle çekingen davranıyorsun, perhiz ediyorsun
«Temiz değilim de ondan,» dedi.

Peygamber, «Mümin pis olmaz,» buyurdu.
«Zararı yok, öyle kara yüzlü durmanın ne gereği var?»

Diyelim ki, yoldan bir kızcağız geçer, kendinde bir hareket duyarsın. 
Bunu başkaları anlarsa seni ayıplar, anlamazsa sana işinle meşgul olmak gerekir.

Bir rastlantı sırasında Mahmud’un annesi oğlunun içkiyi yasakladığım görüyor:
«Afiyet olsun sana, mutlu ol oğlum, beni de mutlu ettin,» diyor.

O bunu yapmayaydı, incinirdi; 
Yatakta uykusu gelmezdi.
Annesini «Acaba ne olacak?» diye düşünürdü.

Ona candan dua eder ve memnun olur.

                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***

Neler öğrendik:

1.   Kuranı Kerimin bir müjde kitabı, bir aşk kitabı olduğunu, nefislerde gönül alçaklığı oluşturduğunu, bunu bu şekilde anlayanların hakikat yolcuları ve Tanrı erleri için olduğunu öğrendik.

2.   Kuran’ı yorumlayanların yazdıkları ve anlattıkları kendi halleri olduğu öğrendik.

3.   Kuran’ı kerimi başka bir hocanın yorumu yerine Allah’tan dinlemek gerektiğini öğrendik.

4.   Müminin işlerini Tanrı’ya sorarak yaptığı için pis olmayacağını öğrendik.

5.   Kendiliğinden oluşan bazı hoşlukların olmasından kendimizi suçlamamamız gerektiğini, tesirinde kalmadan işimize devam etmemiz gerektiğini öğrendik.

6.   Doğru davranış için emir vermenin ve zorlamanın doğru olduğunu, müminlerin memnun olarak dua ettiklerini öğrendik.

 
İşte böyle yaren,
Sevgiyle, saygıyla Allah’tan sorarsak:
“Yarabbi bu ayetinde ne murat ettin? 
Diye sorarsak size şah damarından daha yakınım diyen Allah’ın cevap vermesi ve hakikatin, anlamamız mümkün olur.

Sadece Kuran okurken değil diğer zamanlarda da :
Böyle yapacağım, bu işi Allah ne der?” dememiz ve kalbimize geleni yapmamız gerekir.

Kalbin, aklın karışıksa ya ilham yoluyla ya rüyanda ya da bir kulunu sana göndererek öğüt verdirir bir şekilde yapman gereken doğru yolu gösterir.

İsteklere çok bağlanmışsan, sade ve temiz bir yaşamı tercih eden biri değilsen bu uyarıların değerini anlayamaz yanlışa düşersin..

                                  *
Kalbimizi, gönlümüzü Tanrı ile birlikte olmak için hazır tutmamız, en doğruyu böylece öğrenebileceğimizi öğrendik.

Yaşam boyunca çerçöp dediğimiz, doğru bildiğimiz yanlışlarla, lazım olur diye kalbimizde yer verdiğimiz değersiz sevgilerle doldururuz.

Böyle bir kalbe (Gönül) haberler gelse bile pis veya dolu olduğundan farkına bile varılmaz.

Allah adını zikrederek kalbini (Gönlünü) temizleyebilirsin.
Ancak bu boşalan yeri çer-çöp ile doldurmamalısın.
Kalp hiç boş kalmaz.

Onun için Tanrı sözleriyle, Peygamber ve Tanrı erlerinin söz ve yaşantılarındaki hikâyelerle dolu tutmalısın.

Halkın yargılamasını, sana halkın söyleyeceklerini pek önemseme, önemseyeceğin “Allah ne der” diyerek kendinin Allah tarafından yönlendirilmeni ve yargılanmasını istemelisin, önemsemelisin, beklemelisin.

                              *

RAVLİ

   

Popüler Yayınlar