17 Eylül 2012 Pazartesi

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE HELAL SİHİR HIRSIZLIK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Hazreti Peygamber (S.A.) «Size helâl olan sihir sanatından haber vereyim ki, onunla özgür kimseleri parasız pulsuz kendinize köle yapasınız,» buyurdu.

Sahabeler, «Ey Allah elçisi bize bildir,» dediler, «İyi davranış, tatlı dildir,» buyurdu.

O ahmak bir iş yapar, bir söz söyler ki, soğukluğu açıktan belli olur.
O, öyle bir hırsıza benzer ki işkence yapmadan, soruşturmadan yaptıklarını açıkça söyler.

Ancak o bir hırsız ki içinde hırsızlık zevk ve muhabbeti vardır.
Gönlü çaldıklarına bağlıdır.

Onun hırsızlığını anlayanlar yüz bin kutsal canı böyle bir hırsızın ayağına saçarlar.

Dedi ki:
Bugün Allah adı ile bu birinci lokmaya başladım, ikinci lokmaya, Cebrail’in, üçüncü lokmaya Mikail’in adı ile dördüncü lokmaya Azrail’in adı ile başladım.
Çünkü yoksulluk lokmasıdır.

Dostluk o mudur ki, dostu uyurken biri gelsin, elbisesinin bir kenarını açsın, eteğini çeksin, edep yerlerini çıplak etsin ve bunu halkın gözü önünde yapsın.

Nuh Peygamberin oğlu gibi kara yüzüne erkekçe bir tokat vurur, gizlice eteğini çekerler.

O da öteki gibi gülmez ve der ki, «Eğer ben de onun gibi gülmezsem beni çıplak eden zavallı incinir.»

Bu hoş görme, yönünden değildi, dostluktan da değildir.
Umarım ki bir vakit bizi kötüleyenler yahut hayalle uğraşanlar arasında bizim hakkımızda konuşulurken bazıları tereddüt gösterirler.

Hayret edilecek nokta şudur ki, acaba bu sözleri dostlar mı söylüyorlar yoksa bizi ayıplayanlar mı?
Hangisini ele alalım.

Onlar bir şey işitmek için kulaklarını dört açmışlardır.
Bir taraf belki öteki taraftan daha üstündür, derler.

Umarım ki sen bunlar arasında en doğru olan sözü söylüyorsun belki kendinden hiç bir şey söylemiyorsun.
Zaten doğru konuşmak lâzımdır.

Ben onlara (M. 168) dedim ki: «Sizden şu sebeple ayrılıyor ve sohbetlerinizi terk ediyorum:
“Siz dervişi incitiyorsunuz.» Bu söz onlar için faydalı oldu çünkü onlar anlamıyorlar.

Senin perhizin, onlardan ayrılman bizim dostluğumuz yüzünden olmuştur.
Onlar bu hali yorgunluk yahut nezaket icabı sanırlar yahut başka sebeplere yorarlar.

Eğer hatıra bir şey gelir de bu sözü söylersen falana bir zarar gelir düşüncesi ile o sözü saklamak gerekmez.
Çarçabuk dosta anlatmak ve söylemek lâzım gelir.

Gönül ki, göklerden, feleklerden daha büyük, daha geniş, daha hoş ve aydındır; onu gereksiz sözlerle niçin daraltmalı?

Pek hoş olan bir âlemi kendine zindan gibi daraltmak nasıl uygun düşer?
Bostan gibi olan bir cihanı kendine daracık bir zindan etmek, ipek böceği gibi daracık bir koza içinde kuruntular, vesveselerle, çirkin hayallerle oyalanmak, kendini karanlık bir âleme atmak, hep gafil uyumak ne demektir?

Biz o kimselerdeniz ki, zindanı kendimize bostan yaparız.
Bizim zindanımız bostan olunca ya bostanımız nasıl olur?
Bir seyret de gör!

Hazreti Peygamberin (S.A.) mübarek sözlerinden hiç birinden irkilmedim.
Ancak şu, «Dünya müminin zindanıdır,» anlamındaki hadiste şaşaladım.

Ben dünyayı hiç de zindan görmüyorum. «Zindan nerede?» diyorum. Ancak o hazret, «müminlerin zindanı,» demiş, «kulların zindanı,» dememiştir.

Kullar başka bir toplumdur.
Burada kendi maksadını o daracık düşünceye sığdırmak gerekmez. Dost ile her ne gelirse, çabuk-çabuk, ahval şöyledir, der geçersin.

Perhiz şu cihetten gereklidir ki, acaba bu bahsi dost ile nasıl konuşayım?
Dost zaten hali görüyor.

Eğer dost olan arkadaşına söylemezsen ne kadar araşan bu konuda sol yönü bulamazsın çünkü onun her iki eli de sağ eldir.

Bundan dolayı ayette, «Allah ve Resulünün iki eli arasında,» buyrulması belki her iki eli de açıktır anlamına gelir.

                  ***

MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6

                    ***
KULLUK
Kulluk: Doğruluk ve özveri ile bağlanmaya denir.
Kul olmak için:

İnsan etkinliğinin dışında, canlı cansız maddelerden oluşan varlığın tümüne uyum sağlamak gerekir.

İnsan etkinliğinin dışında kendi kendini sürekli olarak yenileyen ve değiştiren, yaradılış ve yapı özelliklerinin tümünün güzelliklerini koruyan, değişmez bir gücün olduğunu bilmek gerekir.

Dengenin ve sürekliliğin, her an yok edilerek tekrar yaratıldığını, güzelliklerin korunduğunu gözlemler ve anlarsan kul olmak yolundasın.

Çalışmalarının sonucunda bu kadar uygunluk ve düzenin birbiri ile uyuşmasının rastlantı olamayacağını, bunları bir gücün yaptığını anlayış ve akıl erdirme yoluyla ulaşırsan kul oldun demektir. 

                                 ***

Neler öğrendik:

1.   İyi davranışın, tatlı dil kullanmanın sihir etkisi yaptığını öğrendik.

2.   Büyüklerin kutsal sözlerini aşıranlar (hırsızlık yapanlar) daha fazla aşırsınlar diye büyüklerimizin istekli olduklarını öğrendik.

3.   Halkın ayıplanacak yerlerini ve konularından söz etmenin ve ettirmenin yanlış olduğunu öğrendik. 

4.   Doğru sözün dosta söylenmesi gerektiğini, bir takım gerekçelerle saklanmasının gönlü daralttığını öğrendik.

5.   Dost olmayana doğru sözün söylenmemesi gerektiğini öğrendik.

6.   Müminlerin bu dünyayı kendilerine zindan ettiklerini oysa Tanrı’ya kulluk edenlerin bu dünyayı cennet olarak yaşadıklarını öğrendik.

7.   Tanrı’nın ve resulünün eli açık bize armağanlar verenler olduklarını öğrendik.

 İşte böyle yaren,

Büyüklerimizin sözlerini bir şekilde çalarak sizlere sunmaktayım ve sizde bu sözlerle aydınlatılmış bu yolu görmektesiniz.

 Büyüklerimiz zahmeti çekmiş ve bize bedava olarak doğru, güzel ve hakikate ulaştıran sözlerle faydalı olmuşlardır.

Yarenlerin dikkat etmesi gereken herkesten farklı bu bilgilerle yalnızlığa düşmeleridir.

Halk uykuda ve rüya görmekte ve rüya içinde de başka bir rüya görerek bunu gerçek yaşam olarak kabul etmeleri ve benimseyerek savunma içinde olmalarıdır.

Her ne kadar gerçeği olduğu gibi sunsan da, fayda amacın olsa da, iyi niyetten ayrılmasan da, uykuda bir insanı uyandırma hareketinin verdiği sinirlilik ile karşılaşır adeta seninle savaşa tutuşurlar.

 Bu bakımdan yeni derviş yoluna girenlerin susmayı tercih etmelerini öneririm.
Kızgınlıkla soğuk sözler etmekten kaçınmalarını isterim ve beklerim.

Büyüklerin sözlerini sindirip tamamen kendimize mal edene kadar sabırla eklememiz gerekir.

Elbette ki bu dünyayı cennet hayatı bilmemiz yaşam sevincimizi başımıza ne gelirse gelsin devam ettirmemiz gerektiğini öğrendik, anladık.

Google den okumalısın.
RAVLİ: ŞEMS-İ TEBRİZİ VE SOĞUK SÖZ YOLDAN ALIKORRAVLİ: RAVLİ: MEVLANA VE SOĞUK DEMİRİ DÖVMEK
RAVLİ

16 Eylül 2012 Pazar

MEVLANA VE MAKAM KULLUK

Bir gün Muineddin Pervane Mevlana’nın ziyaretine geldi.
Mevlana meydanda yoktu.

 Pervane ileri gelen emirlerle beraber o kadar bekledi ki, ne yapacaklarını şaşırdılar.
Mevlana görünmedi.

Pervane’nin hatırından:
“ Emir sahibi olan adaletli emirleri, din büyüklerinin ve yakin ilmi şeyhlerinin aziz ve muhterem tutmaları onlar için bir can kuvveti bir yardım olur.

Bu sayede de emirler halkı irşat (Tanrı yolunu göstermesi) etmek ve hidayete (doğru yola kılavuzlama) ulaştırmak yolunu bulur.

Acaba Mevlana’nın bu gibi emir ve meliklerden (mal sahiplerinden) kaçmasının sebebi nedir?
Hâlbuki zamanın şeyh ve bilginleri emirlerin iltifatlarını mumla arıyor ve bunun için ölüyorlar.

 Mevlana ise bizden, bir cennetliğin cehennemden ve bir uçan kuşun tuzaktan kaçması gibi kaçıyor“diye geçti.

Bu sırada Mevlana birdenbire medresenin toplantı yerinden çıktı.
Kendisini kükremiş bir aslan gibi gösterdi.

Bilgiler saçmaya başladığı sırada şu hikâyeyi anlattı.
Hikâye:

Sultan Said-i Mes’ud Mahmud Sebüktekin bir gün kalkıp şeyh Ebu’l Hasan-il-Horkani’nin ziyaretine gitti.

Vezirle ve devletin ileri gelen adamları önceden koşup şeyhe, İslam padişahının kendisini ziyarete gelmekte olduğunu bildirdiler.

 Şeyh hiç tınmadı.
Sultan adamları ile beraber hanikahın (Tekke) bahçe kapısına kadar geldi.

Hasan-i Meymendi gelip şeyhin yanına girdi ve baş koyduktan sonra:
“ Tanrı rızası, müritlerin menfaati ve sultanın hatırı için kapıya kadar zahmet et de, saltanatın namus ve şerefi haleldar (bozma) olmasın.” Dedi.

Şeyh yerinden hiç kımıldamadı.
Sultan, şeyhin odasının kapısına kadar geldiği vakit, vezir ileri koşup şeyhe:

“ Ey din ulusu!
Sen Kur’an da (Tanrı’ya, onun elçisine ve sizden emir sahibi olanlara itaat ediniz) ayetini okumadınız mı?

Emir sahiplerine hürmet göstermek onları ağırlamak vacip (mecbur) olan vazifeler cümlesindendir.
Hususu ile böyle evliya karakterli olan padişaha hayli-hayli lazımdır” dedi.

Şeyh cevabında ” Biz Tanrı’ya itaate o kadar daldık ve battık ki, daha onun elçisine itaate bile başlamadık.
Nerede kaldı ki, emir sahiplerine “ buyurdu.

 Bunun üzerine sultan baş koyup halis bir mürit oldu.
Sultan ve maiyeti ağlayarak şeyhin huzurundan çıktılar.

Şiir:
“ Sema vaktinde, aşk mutribi (sözcüsü)

‘Kulluk bağdır,
Efendilik baş ağrısıdır’ dedi.

Padişahlık ve kulluk anlaşıldı.

Âşıklık, bu kayıtlardan azadedir (hür).
Aşk ve aşıkın mezhebi (gidilen yol) ve milleti yetmiş iki milletinkinden başkadır.

Padişahların tahtı, aşk ve aşıkın tahtı yanında, tahtadan bir kerevettir (üzerine şilte serilerek yatmaya veya oturmaya yarayan tahtadan seki, dedir, peyke.)

Dünya padişahları nefislerinin ve tabiatlarının kötülüklerinden, kulluk şarabından tatmadılar.
Yoksa İbrahim Ethem gibi şaşkın ve başı dönmüş bir vaziyette durmadan saltanatı yıkıp harap ederlerdi.”
(Mevlana bu hikâyeyi anlattıktan sonra)

Muineddin Pervane ve yanında bulunan bütün emirler ağladılar ve eseflenerek oradan çıktılar.

                                     ***

ARİFLERİN MENKIBELERİ, Şark İslam Klasikleri 29,
Ahmet Eflaki, M.E B. YAYINLARI 489

                                      ***

Neler öğrendik:

  1. Dünyadaki en yüksek makamdan daha üstün makamın Tanrı’ya kulluk yapandan daha aşağıda olduğunu öğrendik.
  2. Din büyüklerinin ve Tanrı’ya yakın olan şeyhlerin halkı idare edenlere doğru yolu göstererek halka adaletli davranılmasını sağlayacaklarını öğrendik.
  3. Aşığın ne kulluk ne de efendilik peşinde olmadığını bunlardan ayrı olduğunu öğrendik.
  4. Aşk ve âşıkların gittiği yolun ve yetmiş iki milletinkinden başka olduğunu öğrendik.
  5.  Dünyada mevki ve makam sahiplerinin nefislerini ve kişiliklerini aşamadıkları için Tanrı’ya kulluk edip o mutluluğu yaşamadıklarını öğrendik.
  6. İbrahim Ehem’in sultanlığı bırakarak dervişliği tercih ettiğini öğrendik.
İşte böyle yaren,
 
Horasan sultanı iken sultanlığı bırakıp derviş olan Edhem oğlu İbrahim yol kılavuzumuzdan bir demet sunalım. (Nur içinde yatsın)

İlimlerin anahtarı idi, daima oruçlu bulunurdu, beş günde bir tuzsuz pişen sebze yerdi.
Yalın ayak gezer, yamalı elbise giyer, az uyurdu.

Sultan iken Tevbe etmeden önce, pahalı elbiseler giyer, ata biner ve tantana ile gezerdi.
Bir gün İbrahim bin Edhem Hazretlerine sordular.
Dediler ki:
- Ya İbrahim!

Dua ediyoruz, fakat dualarımız kabul olmuyor.
Dualarımızın kabul edilmeyişin sebebi nedir?

 Edhem oğlu İbrahim cevap verdi:
-On şeyden kalbiniz ölüdür.
Onun için dualarınız kabul olmaz.

  1. Hakkı bilip, lakin emirlerini tutmazsanız.
  2. Şeytan düşmanım dersiniz, fakat ona uymaktan vazgeçmezsiniz.
  3. Kur’an okursunuz, fakat emrettiği gibi yaşamaz, buyruğunu tutmazsınız.
  4. Başkalarının ayıplarıyla meşgul olur, kendi ayıplarınızı görmezsiniz.
  5. Hazreti Peygamberin sünnetini yapmazsınız.
  6. Hak Teâlâ’nın nimetlerini yersiniz, fakat şükür etmezsiniz.
  7. Cenneti bildiğiniz halde istemezsiniz.
  8. Cehennemden korkarız dersiniz, günah işlemekten çekinmezsiniz.
  9. Ölüm Allahü Teâlâ’nın hükmüdür dersiniz, fakat ölüm için hazırlık yapmazsınız.
  10. Ana ve babalarınızın ölülerini kendi ellerinizle mezara koyduğunuz halde ders almazsınız.
Durum böyle olunca dualarınız hiç kabul olur mu? Dedi.

                                 *

RAVLİ

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE ÖVME SÖVME NİFAK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Bana ne zaman söverlerse hoşuma gider, övdükleri zaman da üzüntü duyarım.

Çünkü övme öyle olmalıdır ki, arkasından sövme olmasın.
Yoksa o övüş münafıklık (İki yüzlülük) olur.

Nihayet münafık kâfirden (Tanrı’ya inanmayan) de beterdir.
Ayette de işaret buyrulduğu gibi münafıklar cehennemin en derin yerindedir.

Kâfir dedi ki:
«Bu sefer gel de beraberce Şam’a gidelim, güz gelir gelmez gidelim.»
Benim hiç ilgim yok, bu müritler ahmak (Aklı az) insanlardır.

Her biri bir yıllık kazancını, şunu al da git, diye bana verselerdi, Hümam da iki üç dirhem buna kalsaydı, on iki bin dirhem tutardı.

Ben gizlice haber gönderir, derdim ki:
«Ey Mevlana, epeyce para toplandı kalk gidelim!»
Onu kaldırırdım.
Onunla bir müddet hoş geçinir ve yine dönerdik.

Bunu anlatırken hatırıma meşhur vaiz hikâyesi geldi:
Vaizin biri, konuşmasının en hararetli bir yerinde mecliste bulunan cimri bir zengini harekete geçirmek için:

«Ey cemaat!» dedi.
«Bana Allahsal bir ilham geldi. (M. 165)
Bu saatte şurada oturmuş olan bu efendinin güzel, ince ve şerefli hatırından geçiyor ki, gideyim, vaktin şu vaizi olan bilginin başına Allah rızası için hemen şu makamda yüz dinar saçayım.»

Cimri zengin dedi ki:
«Ey vaiz efendi!
Size gelen o ilham sizin gönlünüzün sefasından, sizdeki iyi niyet yönündendir.

Ama Allahın yüz bin laneti benim hatırıma olsun ki, asla böyle bir şey düşünmedim.»
Bu böyle geçti…
Bakalım herkes bu ırmaktan nasıl geçecek?

Şam Kadısı Hoy’lu Şemseddin’e eğer kendimi verseydim, ömrünün sonuna kadar işi düzelecekti.
Ancak ona hile yaptım o da o hileyi yuttu.

Vay o güne ki ben hileye başlamayayım!
Zaten işim ne?
Hileden başka ne yaparım?
Allah’ın da işi budur.
Hile etmek.

Bugün gidelim diye bir at alırsam ne olur. «Gitmeni istemiyorum,» diyorsun.

«Böyle olmaz, sana bir at alayım ama yine burada kal, gitme.»
Senin söylediğin bu söz bile bir hile ve mekirdir (Aldatma, isteğinden vazgeçirme).
Benim işim yok.

Müslümanlık, arzusuna karşı gelmek, nefsine uymamaktır.

Kâfirlik de kendi keyfine uymaktır.

 

Diyelim ki, biri imana gelmiştir.
Bunun anlamı şudur:

«Ben artık arzularıma, nefsime uymayacağım, buna söz verdim.»

 Bir başkası da:
"Bu benim işim değildir,» dedi,
«Ben bunu yapamam, ancak haraç verir, kendi keyfimce yaşarım.»

 Peygamber de buna razı oldu kabul etti, kâfire berat (izin) verdi ve buyurdu ki:
«Her kim bir Zim-mî’yi yani Müslüman olmayan bir insanı incitirse beni incitmiş gibi olur.»

Ama başka biri de diyor ki:
«Ben Müslüman’ım, artık heva ve hevesten de üzgünüm.» Ama istiyorum ki, o ne haraç versin ne de arzularından vaz geçsin.

«Müminim, Müslüman’ım,» diyor ama imanı yoktur.
«Dürüst adamım,» diyor ama dürüst değildir.

 Sana, «Dostunum, senin uyruğunum,» der ama değildir.
«Beyazım,» der ama siyahtır o, «Doğan kuşuyum,» der.
Hayır, kargadır.

Mümin üzerine şükretmek gerektir, çünkü kâfir değildir.
Kâfire de münafık olmadığı için şükretmek gerektir.

Garip hadisler arasında anlatırlar.
Ama bu pek yaygın değildir.

Cehennem halkı cehennemi boşalttıkları zaman, en alçak ve derin yerleri bomboş kaldığı, kapıları kapandığı sırada cehennem harap bir boş eve dönerken münafıkların (İkiyüzlülerin) feryatları duyulur.

Onlara sorarlar:
«Siz nasıl bir toplumsunuz ki, herkes burayı boşalttığı halde siz hâlâ içerdesiniz!»

«Bizler nifak ehli (İkiyüzlü) kişilerdeniz bizim için ne kurtuluş umudu kalmıştır, ne de burada kalmak imkânı.»

(M. 166) Bu hadisi de Kadı Şemseddin-i Hoyi ders sırasında anlatmıştı.
Ama yaygın değildir ancak manaya aşina olan, işin iç yüzünü bilen kimse bundan bir pay çıkarır.

Bugün bir açık nifak vardır bir de gizli nifak.

O açık nifak bizden ve dostlarımızdan ırak olsun ama insanoğlunun yaratılışında olan o gizli nifakı da ondan söküp atmaya çalışmak gerektir.

Yine hadiste:
«Mümin, Müminin aynasıdır,» buyrulmuştur.
Bundan daha önemlisi,
«Hak kulun aynasıdır, kul da hakkın aynasıdır,» anlamına gelen hadislerdir.
Olgun söz böyle dolgun olur.

Şemseddin-i Hoyi’ye biri karşı çıktı ve şöyle bir tartışma açtı.
Onun maksadı bir din adamını kötülemekti.

 Diyordu ki:
«Filan kişi bu kadar şiir ezberlemiş, her fenden, devlet ve divan işlerinden bir kaç şey öğrenmiştir.

Ötekinin ise hiç bir şeyden haberi, resmî işlerden bir bilgisi yoktur.» Buyuruyorsunuz ki:

«Nihayet onun ezberinde bir şey yoktur, kitap da yazmamıştır.
Ama söz eridir, tecrübe sahibidir.
Görmüyor musunuz ki, sırası geldiği zaman nasıl konuşuyor.

Ötekinin ne kadar geniş bilgisi olursa olsun, tecrübesi yoksa görüyorsun ki yeri geldiği zaman hiç bir şey söyleyemiyor.»

Şimdi bunların aralarındaki ayrılık ve derece farkı, zahir bilgisi, duygu ve düşünce yönündendir.
Bu cihanın aklı ve bu cihanın hissi iledir.

 
Hâlbuki öteki cihanın akıl mertebelerinin nasıl olduğunu söylersem bu da
bir mekir (Aldatma) ve hile olur.
Size demiyor muyum ki, pamukları kulağınızdan çıkarın da kuru sözlerin esiri olmayın.

Açık ikiyüzlülüğe kapılmayasınız,
Her görünüşe aldanmayasınız,

Gözünüzü kulağınızı açasınız ki,
İşin iç yüzünü kavrayabilesiniz.

(Onun iç yüzünü ancak Allah bilir yahut Peygamberin rızasını kazananlar bilir,)

Savaş adamlarına nasıl olur da sır verebilirsiniz?
Ona, «Gel şu savaşı, karşı durmayı bırakıver» dersen ne çıkar?

 O, savaş sevdasındadır.
Her nerede bir kavga görse, kendi havasına uyar atılır.

Barış isteyen bir kimse de ona göre davranır, ona göre konuşur, çalışır ki, eğer birinin kulağına giderse o da barışa yanaşsın ve desin ki:

«Ben çok utanıyorum, yaptıklarımdan ettiklerimden ve dediklerimden pişman oldum.
O, şeytanın teşviki, şeytanın hilesiydi.
Yarabbi, ne fena işler yaptım!

O ne iş idi ki ben yaptım. (M. 167) Meğer o bir kuruntu idi ki, benden bir söz çıktı onun hatırı kırıldı.»
Pişmanlık duysun.

Onun gönlünde güzel sözler ve hareketlerle barışsever bir insan olduğu inancını yaratır.
Şiir:

Üstadın aşktır senin, oraya erişince
O sana hal diliyle anlatır ince, ince.
                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***

Neler öğrendik:

1.   İkiyüzlü söz ve davranışın Tanrı yok demekten de daha fena bir davranış olduğunu öğrendik.

2.   Tanrı’dan gelmemiş bir sözü gelmiş gibi maksat ne olursa olsun iki yüzlülük ederek söylemememiz gerektiğini öğrendik.

3.   Kişisel ihtiyaçlarımızın karşılanması için Tanrı sözünü kullanmanın yanlış olduğunu, uyanacak duruma düşebileceğimizi öğrendik.

4.   Herkesin bir şekilde hile yaptığını öğrendik.

5.   Tanrı’nın da hile yaptığını öğrendik.

6.   Tanrı inancından önce ve üstün olanın doğru sözlü olmanın olduğunu öğrendik.

7.   Müslüman’ın arzularının ve nefsinin isteklerinin baskısında davranmayan olduğunu öğrendik.

8.   Arzu ve heveslerine uyarak davrananların Müslüman’ım demesinin dürüst olmadıklarını gösterdiğini öğrendik.

9.   Edindiğimiz bilginin hayatta geçerliliğini ve etkisini bilmekle, denemekle kalıcı ve faydalı olacağını öğrendik.

10.           Barışçı bir dile ve yaklaşıma sahip olmamız gerektiğini öğrendim.

11.           Savaşçı yaklaşımları olanların daima savaş etmek için bahane aradıkların öğrendik.

 İşte böyle yaren,

NİFAK (İki yüzlülük):
Çıkarlarıyla ilgili olarak bozgunculukla ve iki yüzlülükle yapılan davranıştır.

GİZLİ NİFAK:
Aklı az bozguncuları kullanarak amacına ulaşmak isteyen kişilerin davranışıdır.

Huy bozukluğu olan ara bozmak, bozgunculuk yapmak veya kendini saklayarak bilinen bozguncuyu o işte kullanarak yapılan her söz ve davranış Tanrı tarafından beğenilmemiş ve ceza olarak cehennemin en derinine, dibine sürülerek cezalandırılacağını öğrenmiş bulunuyoruz.

Kendini akıllı sanan, işini hile ve oyunlarla yaşamını devam ettirenlere örnek en yakınından başlayarak sayısız örnek bulabilirsin.

En belirgin örnek kendimizdir.
Tanrı içimize bu nifakı koymuştur ama bunu iki yüzlülük yap, bozguncu ol diye değil, bize yapılacaklara ve yapanlara karşı uyanık ve tedbirli ol diyedir.

Yani bize nifak etme kuvveti verilmiştir ama kendimizi yapılan ve yapılacak olan nifaktan korumamız içindir.

Tanrı’nın da en büyük hile yapan olduğunu bilmemiz gerekir.
Tanrı hile yapar da bizim nasıl bir yol izleyeceğimizi, tercihler yapacağımızı gözetler ve bizi buna göre değerlendirir.
                                      *
RAVLİ

15 Eylül 2012 Cumartesi

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE İLİM ÖĞRENMEK ARZUSU VE MARİFET DİNLEMEK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

 (M. 163) Onun sözleri söylenmiş olur”, dünyalık söz olur.
Mevlâna bilir ki, bu şehirde büyüklerden biri vardır.
O hep bizi görmek arzusundadır.

Hem bugün, geceye kadar ona hükmedersem ondan bana o kadar faydalı sohbet fırsatı erişir ki, sizden çok güçlü, bu mecliste oturanlardan çok olgun kişidir.

Bugün, mademki sizde ne ilim öğrenmek arzusu ne marifet (Büyüklerin sözleri ve yaptıklarını) dinlemek isteği, hatta dünyaya ait bir dilek vardır.
 
O halde size her ne yapmanızı emredersem, yalnız sizin faydalanmanız içindir.

Bir kişi sizinle dervişler sohbetinden söz açarsa, inançla onu dinleyin. Mademki dinlediniz, türlü yollardan onu inkâra kalkışmayın ve mademki işittiniz, bu af dilemek resmî bir adettir, hiç bir değeri yoktur.
Bin türlü kötü sebeplerle bozulur.

Abdestin bozulduğu gibi karnından çıkan yel gibi geçer gider.
O zaman, «Yarabbi, nefsimize zulmettik, sinemizi temizledik dersin!»

Bir gün, «Mevlana Şemseddin şunu oku!» diye bir Şeyhin risalesini getirdiler.

Onu ezgi ile musiki makamıyla okurken alay yolu ile durak ve aksanlarını da ihmal etmiyordu ve diyordu ki:

«Ben bunları bilmem. (M.164) O ne yüce Mustafa ki (Hz. Muhammet), sefa kaynağında bütün hayallerden uzaklaşmış, kendini bütün kuruntulardan kurtarmıştır.»

Hayal hakkında aynı sözü üç kere tekrarlıyor ve diyordu ki:

«Ey hayal git benden!
Eğer gitmezsen ben gideyim.»

O direk üstünde yürüyen ip cambazı, iki gözü bağlanmış ayaklarında takunyası, başında su testisi, elinde dört parça eşya olduğu halde ip üzerinde ayaklarını gıcırdatarak ileri doğru yürüyor, tekrar dönüyor, ansızın kendini aşağı atıyor, iki ayağı ve koltuğu ile ipi tutuyor, sonra tek parmağı ile kendini asıyor, tekrar ip üzerine sıçrıyordu.

Öteki arkadaşı da şişmandı, ansızın aşağı düştü, arkadaşı ip üzerinde hep ona seslenir, «Seni falan hocanın adına getirdim,» diye bir ağlama tuttururdu.

Hemen sopaları, çarşafları toparlar, bol bahşiş alırlardı.
Bunlar cambazlığı deniz kıyısında öğrenirler, ipten düşerlerse su içine düşerler.

Bu suretle uzun çalışmalar sonunda usta birer cambaz olurlar.
Ondan sonra da karaya gelirlerdi.

Yavaş-yavaş sopalarını daha yükseklere çıkarır, ip üzerinde durma ve yürüme usullerini öğrenirler.

Nasıl ki hilâl dolunay oluncaya kadar, taştaki yağmur yakut haline gelinceye kadar, denize yağan yağmur taneleri de inci oluncaya kadar sabır gerekirse, bunlar da sabır ve çalışma ile uzman birer cambaz olurlardı.

Mısra:
Koruktan zamanla helva yaparlar.

                  ***

MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6

                    ***
Neler öğrendik:

1.   Büyüklerden faydalanmak için İlim öğrenmek arzusu olması gerektiğini marifet dinleyerek de nasıl sonuçlara ulaşabileceğimizi öğrenmemiz gerektiğini öğrendik.

2.   Dünyaya ve ahrete olan dileklerimize kavuşmak için büyüklerin bize yol göstericiliğinden faydalanmamız gerektiğini öğrendik.

3.    Büyüklerin bize gerekli olanı İlim yoluyla anlattıklarını, sırları da işaret yoluyla anlayışımıza aktardıklarını öğrendik.

4.   Marifet olarak anlatılanlara tam inanmamız halinde fayda sağlayabileceğimizi, inanmazsak kalıcı bir fayda sağlamadan unutulup gideceğini öğrendik.

5.   Hayallerden uzaklaşmamız ve kuruntulardan temizlenmemiz gerektiğini öğrendik.

6.   Bir şey elde etmek için sabır ve çalışma gerektiğini, elde edene kadar kendimize zarar vermeyecek şekilde marifet sahibi olana kadar devam etmemiz gerektiğini öğrendik.

 İşte böyle yaren,

Büyüklerin sohbetinde bulunmak gerekiyor ve söylediklerine inanmak gerekiyor.

Bu zamanda bir araya gelmek zor olduğundan büyüklerin kitaplarını okuyarak da onların sohbetinde bulunmuş oluyoruz.

İçimizde ilim öğrenmek arzusu ve büyüklerin marifetlerini dinleyerek ve doğru sözlü dervişlerin sözlerine inanarak onlarla birlikte olmak bize dünyalık ve ahretlik büyük fayda sayladığının farkında olmalıyız.

Tanrı sabırlı kulunu sevdiği için sabırlı olmaya özen göstermeliyiz.

Sabır elbette ki zor iştir ama güzel sonuçlara ulaşmak için vazgeçilmez bir bekleyiştir.

Sabır çalışma ile birlikte olursa sabır tanımı yapabiliriz, çalışma yoksa bu bekleyişe katlanma deriz.

Yer zaman ve şartların olgunlaşması için bize gerekli olan zamandır ve biz bu bekleyiş içinde çalışmamıza devam etmemiz gerekir.

Tanrı isteklerimizi çalışmamızın içine koyarak bize verdiğini öğrendik ve anladık.

                       *
RAVLİ

Popüler Yayınlar