3 Ağustos 2012 Cuma

MEVLANA VE ORUÇ 1

Mevlana Hazretleri anlatmıştır.
 Hülağü Han 655 H. (1257 M.) senesinde Bağdat’a geldi.
Büyük savaşlarda bulundu, fakat buranın zaptı katiyen mümkün olmadı.

 Bunun üzerine Hülağü Han:
Üç gün kimse bir şey yemesin, atlara da yem verilmesin.

Herkes Bağdat’ın fethi ve hanlarının galip gelmesi için kendi yaratkanına (yaradanına) yalvarsın” diye emir verdi.

 Ve “ Belki bütün kapıları açan Tanrı, fethi kolaylaştırır.
Çünkü halife çok zengindir ve çok azmıştır” dedi.

 Üç günlük oruç bittikten sonra Hülağü Han kendi memleketinin veziri ve bütün memleket işlerinin elinde bulunduğu Hoca Nasreddin-i Tusi’ye geldi ve ona “ Halifeye, tarafımızdan bir kâğıt yaz, itaat etsin, isyan ve inadı bıraksın;

 Çünkü yaratkanın hükmü böyledir.
Eğer inat ederse sonunu getiremez.

Eğer bize itaat edip gelirse devlet ve hıl’ata (yönetime) sahip olur
Gelmezse devletinin göçüp kaybolacağını biliyorum” dedi.

 Bunun üzerine Hoca Nasreddin hemen şöyle bir kâğıt yazdı:
Tanrı’ya hamd ettikten sonra, biz Bağdat’a konduk ‘Azap yurtlarına indiğinde, uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin) sabahı ne kötü olur
( Saffat 177).

 Biz o şehrin hükümdarını çağırdık.
O reddetti.
Bunun için o, “ Biz onu şiddetli bir işkence ile yok ettik
(Müzzemmil, 16) ayetindeki şiddetli işkenceyi hak etti.

 Biz seni itaat etmeye davet ederiz.
Eğer gelirsen “ Ona rahatlık, güzel rızık ve naim cenneti vardır”.
(Vakıa 89) ayetinde buyrulan kimse gibi olursun ve eğer gelmeyi ret edersen kuvvetlerimi sana karşı harekete geçiririm.

 Tırnağıyla ölümünü arayan ve burnunun ucunu avucuyla sakatlayan kimse gibi olma, selamlar.

Derler ki, Hülağü Han mektubu Ketbogay Bahadır’a vererek bir toplulukla beraber gönderdi.
Halife teklifi kabul etmedi;
İnat göstererek kötü cevaplar verdi.
Aynı günde Bağdat’ı alıp halifeyi esir ettiler.

 Yemek yemeyip oruç tutmak, dini inkâr edenler ve gerçek bilgiden haberi olmayan ham insanların işlerinde böyle tesir gösterir, onların galip ve muvaffak olmalarına sebep olursa, artık bunun,

 Basiret (Kutsi nurla nurlanmış, Tanrı ışığına alışmış olan akıl) sahibi Tanrı yardımcıları ve Tanrı dostları hakkında ne tesir yapacağını ve neler bağışlayacağını kıyas etmelisin.

Şiir:
Oruca devam et, çünkü o, Süleyman (Selam onun üzerine olsun) ın mührüdür.
O mührü kendi şeytanının eline verip saltanat mülkünü yıkma.” 

                                     ***

ARİFLERİN MENKIBELERİ, Şark İslam Klasikleri 29,
Ahmet Eflaki, M.E B. YAYINLARI 489

                                      ***
Neler öğrendik:

1.   Başarısızlık durumunda oruç tutmamız ve yaratan Tanrı’ya yalvarmamız gerektiğini öğrendik.

2.   Orucu bu işle etkisi olacak insan ve hayvanın da katılması gerektiğini öğrendik.

3.   İsyan ve inadın sonunun kötü sonuçlar verdiğini öğrendik.

4.   Yola gelmeyenlerin sonunun iyi olmayacağını öğrendik.

5.   “Tırnağıyla ölümü arayan” Kedinin aslana tırnak atarsa sonunun ölümle biteceğini öğrendik.

6.   “Burnunun ucunu avucuyla sakatlayan” Yanlış hareket etme sonunda kendi kendine zarar verebileceğimizi öğrendik.

7.   Dini inkâr eden ve gerçek Tanrı bilgisini bilmeyene aç kalmak ve oruç böyle tesir ederse İmanlı kimselerin muratlarına erişmekte çok daha etkin tesir eder.

8.   Her dediği olan, her isteğine kavuşturan mührün: Süleyman peygamberin mührü olduğunu ve bu mührün oruç olduğunu öğrendik.

9.   Oruçtan uzaklaşırsan mührü şeytana vermiş olacağımızı öğrendik.

 İşte böyle yaren,

Tanrı’ya inanmak ve oruç tutarak yalvarmak böyle sonuçlar verir.
Bu bir Tanrı’ya iman konusudur.

 Bu anlatılanların değerini bilmezsen, etkisini yaşamazsan unutup gider, şeytanın maskarası olursun.
Oruç insanı bütün zevklerin, güzelliklerin kaynağı olan ‘Yokluk âlemine’ doğru götürür.

 Tanrı daima sabredenlerle beraberdir, düşüncesinde olan Mevlana Hazretleri, nefsi yenmek için mühim bir silah ve bu yenmeden meydana gelmiş bulunur bir nevi manevi haz kaynağı olan “oruca” daha çok değer vermiş görünüyor.
                         *
RAVLİ

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE YÜZ YÜZE SEVİŞMEK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:
 Mutlu insan o kişidir ki, bir kula rastlayınca Hızır ve Musa olayını gönlünde saklayarak onu kendine önder sayar.
Zorunlu hallerde, şeraitte fetva vardır.

 Hep perhiz yapan, bir şey yiyip içmeyen ölür.
Çünkü o hal Müslümanlarda görünmektedir.
Bizim şehrimizde de böyle idi.

 Zahitlerden (Dinin yasak ettiği şeylerden sakınıp buyurduklarını yerine getiren, dünya işlerine önem vermeyen kimseden) biri hastalanmıştı.
İlaç içmesini tavsiye ettiler.
Sofuluk (Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan) gayretiyle ilacı içmedi ve öldü.

 Başka bir zahit, onu rüyasında görmüş ve şöyle anlatmıştı ki:
Yüzünü kıbleden çevirmişti, uykuda son derece bir şaşkınlıkla koştum, parmaklarımla mezarın toprağını kazdım.

 Aşağıya bakıyordum, biraz duman çıkmaya başladı.
(Korkudan) Kaçtım.
Adamcağız:
Sen daha ne gördün ki, o kadar kaçıyorsun?” diyordu.
Bunun üzerine tekrar geri döndüm ve yine baktım.

Gördüm ki, zahit kapkara kesilmiş.
Daha dikkatli baktım yüzü de, kıbleden dönmüştü.

 Sultan bir defa ferman edince, hoşa gitse de, gitmese de öldürür.
O kimse de o fermanı yerine getirmekle Müslüman olarak ölür.

 Bu şöyle olur:
Mademki hastalık öldürücü bir sultandır, bu da şeriatta (Din yasası) yazılıdır.
Ama bu konuda Seyyid Burhaneddin’in düşüncesi başka idi.

 O ilaç almaktan geri durmazdı.
Bu da onun için gerekliydi.
Çünkü çok çeşitli, ağır hastalıklar geçirdi.

 Hele varlığı halk arasında çok lüzumlu olan öyle zat için ilaç almak farz olur.
Hastalıklardan dimağı (Akıl, anlama, anlayış, hissetme, duyma) korumak, sağlam bir kafa ile düşünebilmek ona gerekliydi.

 Ancak bunu Reşid yapmış olsaydı Mecusi (Ateşe tapan) ve kâfir (Allah'ın varlığını ve birliğini kabul etmeyen) olurdu.

Ben, bunu onun hakkında inkâr etmiyorum.
Ancak bu, namaz kılmazdı.
Mevlana da onu biliyordu.

Benim ile onun arasındaki fark nedir acaba?
Biraz bana bundan bahset!

Yüce Tanrı’ya ant olsun ki, namaz kıldığım gün çok sevinçli olurum ve kendi kendime derim ki:
Hazret-i Peygamber dervişliğin sonunu şöyle bir nükte ile işaret buyurmuştur:
Fakirlik, benim için övünülecek bir haldir
Bu, belki o dervişe hoş gelmez, ona sadece bu tavsiyeye uymak uygun görülmez.
Ama sadece namaz kılmak da yeterli değildir.
Hatta namaz kılanlara dil uzatırlar, onlara acırlar bile.

 Nihayet Reşid’in onu dışarı çıkartması sebebi bundan dolayı idi.
Yine benim ondan uzaklaşmam o sebeptendi, bu yüzden saçlarını yoldum.

 Diyorum ki:
Seyyid, zaman-zaman bana söz atar ve derdi ki:
Bu namaz kılmak sana hiç engel olmuyor mu?”

 Ben de ona şu cevabı verdim:
Sen zaman-zaman o cariye ile birleşmiyor musun?”
O da dedi ki:
Evet, evet, ama o engel olmuyor

Bu Allah için bir iş, çirkin bir iş için yüzünü yere koyuyorsun.
Müride (Bir tarikat şeyhine bağlanarak ondan tasavvufun yollarını öğrenen, onun doğrultusunda ilerleyen kimseye) soruyorsun, seni yaratan Tanrı aşkına söyle.
Bundan daha güzel ve tatlı, yüz yüze sevişmekten daha hoş bir şey var mı?

 Mademki ona iman getiriyorsun, o kız kardeşe ve damada:
Siz kim oluyorsunuz da onu kadıya götüresiniz, ondan davacı olasınız?” de.
Onu alıp getiresin, bana bağışlayasın” dedim.
Ödünç vereyim” dedi.

Benimle birlikte ama ben bilmiyorum, eğer ayıp olmasaydı nerelerde olduğunu, kimlerin önünde dolaştığını birer-birer söylerdim.

Suç delillerini de o bilir.
Bize ikiyüzlülük (İnandığı, düşündüğü gibi davranmama, özü sözü bir olmama) yaparsa, biz de öyle ikiyüzlü yaşarız. 

                  ***

MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6

                    ***
Neler öğrendik:

1.   Zorunlu hallerde dinin yasak ettiği çizgiyi geçebileceğimizi, kuralı ihlal edebileceğimizi bunun için Tanrı’nın izin verildiğini öğrendik.

2.   Çok dikkat etmemiz gerekenin yüzümüzü kıbleden çevirmemek olduğunu öğrendik.

3.   Tanrı’ya yüzümüzün dönük olması gerektiğini, yani kalbimizin sevgi ile bağlı olması gerektiğini, bildiğimiz kurallara ısrarla çok bağlı kalarak zarar görmememiz gerektiğini, kurallarından bilmediğimiz olabileceğini bundan dolayı zarar görebileceğimizi öğrendik.

4.   Hastalıklı bir vücudun sağlıklı düşünemeyeceğini öğrendik.

5.   Namaz kılmanın fakirlik hali olduğunu, namaz kılanın sevinç duyması gerektiğini öğrendik.

6.   Tanrı’yı bir sevgiliyi ister gibi yüz yüze gelerek bir olmanın daha hoş olacağını öğrendik.

 İşte böyle yaren;

Sevgiyle, muhabbetle, zevk alarak, sevinç duyarak, yüz yüze gelmiş gibi namaz kılmamız gerektiğini öğrendik anladık.

 Namazın bedensel bir davranış şekli olduğunu ve emredildiği gibi kılınması gerektiğini ancak tatmin edici olması için sevişme gibi, sevgiliyle buluşma gibi bir haz vermesi, sonrasında kalıcı bir sevinç duyulması gerektiğini öğrendik, anladık.

                                   *

RAVLİ

2 Ağustos 2012 Perşembe

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE UYANDIRMAK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

 Benim için sizinle birlikte bulunmak daha hoştur.
Gerçi Tebriz’e gidersem orada bana mal mülk mevki ve yüce makamlar verirler.

 Ama sizinle beraber kalmak bana onlardan daha hoş geliyor.

Bana mal ve makam vaat edenler, sözümü dinlemez ve anlamazlarsa (Bir olayı iyice dinleyip anlamak)bundan nasıl hoşlanabilirim?

İnsan öyle kimselerden hoşlanır ki, sözümü dinler ve anlarlar.

 Şimdi dilekte bulunmak, Tanrı keremini aramak öylesine olmalıdır ki, Musa Aleyhisselâm’ın yaptığı gibi, şiddet ve harareti dolayısıyla hiçbir engel araya girmesin.

 Nasıl ki Musa Peygamber sordu:
“ Cihanda benden âlim kim var?”

 Arkadaşı Yûşa cevap verdi:
“ Âlemde senden daha âlim bir kişi var” dedi.

 Musa bu cevaba kızmadı, ona darılmadı, “ Bu ne sözdür!” demedi.
Ama sadece, “ Ha, ha, nasıl dedin?” diye bilgi istedi.
Çünkü arıyordu.

 Yûşa da Peygamberdi ama hüküm sahibi değildi.
O çağlarda hüküm yetkisi Musa Peygamberde idi.

 Bu sözü kendimden söylüyorum.
Benim de bir aradığım varsa, böyle yaparım.
Yapabilir miyim diye dikkat ederim ki, araya bir engel girmesin.

 Musa arkadaşına, yıllarca ararım anlamına gelen “ Ev emza hukubâ” demişti.
Bu hukub, bir deyişe göre kırk yıl, başka bir değişe göre de seksen yıl veya seksen bin yıldır.

 Bu Musa hikâyesi, öylesine sıcak bir hikâyedir ki, ateşinden gökler tutuşur.
Ama bunu soğuk-soğuk anlatır.

 Musa ile arkadaşı, iki denizin birleştiği yere geldiler.
Burası bir deyişe göre Halep çevresinde Antakya yakınlarındadır.
Yahut da bir tepe üzerinde namaz kılıyordu.
Başka bir anlatışa göre de bir kır ata binmiş olan Hızır, deniz üzerinde yürürken, uzaktan onu gördüler.

 Şimdi, Ulu Tanrı Hızır’ı överken onun hakkında:
Kullarımızdan bir kuldur ki ona, katımızdan rahmet verdik” buyurmuştur.
Bu söz başka bir kul hakkında söylenmemiştir.

 Hele ona, ayrıca:
Kendi katımızda ilim öğrettik” buyurması da başka bir iltifattır.
O ilim medresede öğretilmez, tekkede okutma yolu ile kitaptan öğrenilmediği gibi hiçbir Tanrı kulundan da elde edilemez.

 Şimdi Musa Yûşa’ya dedi ki:
Ben, Hızır’ın işinin inceliğini bilirim.
Onunla yoldaşlık yapmağa güç yetiremem.
Bundan dolayı beraber gelemem.

 Ama sen eğer ondan ayrıldıktan sonra, bir daha buluşmak üzere arkadaşlık yapmak istiyorsan gidebilirsin”
Yûşa geri döndü, Musa ile Hızır birlikte kaldılar.

Birbiri ile konuşmaya başladılar. Musa:
Hızır, Musa’ya bir şeyler sordu” Bana uyacak mısın?” dedi.
Her ne buyurursan seni dinlerim” diye cevap verdi.

O Hakkı bulmuş olan, onunla konuşmak şerefine eren yüce peygamberdeki niyaz’ı gör ki (Alçak gönüllü davranışı) Hızır ona:
“ Sana anlatacağım” yani
Seni uyandıracağım” dedi.

 Hâlbuki Musa halkı uyandıran ulu peygamberdi.
Hızır onu Hakkın hakikatinden uyandırıyordu.
Şimdi hikâyenin alt tarafını anlatmak bana borç oldu.

Ama başka bir vakit anlatacağım.

                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                   ***
Neler öğrendik:

1.   Bir sözü veya olayı dikkatlice dinleyip anlayanlardan hoşlanıldığını öğrendik.

2.   Konuşulan bir konuyu ilgisiz, üstünkörü veya önem vermeden dinlemeyenden hoşlanılmadığını öğrendik.

3.   Söylenen bir sözü, verilen bir öğüdü benimsemek, davranışlarımızı bu yeni işarete ve aydınlatılmış yola göre davranışlarımızı uydurmamız gerektiğini öğrendik.

4.   Büyüklerimizin bildikleri veya yaşayıp tanık oldukları bir şeyi anlattığı zaman o anlatımın bize yolumuzu aydınlatacak, yanlışlığa düşmememiz için ve işimize yarayacağı için anlatıldığını anlamamız gerektiğini öğrendik.

5.   Bir şey anlamadan dinlemenin dinlemek olmadığını öğrendik.

6.   Büyüklerin daha büyük olanı aradığını öğrendik.

7.   Aradığımız bir şey varsa önce yapabilir miyim diye dikkatlice değerlendirme yaptıktan sonra karar verip, araya bir şey girmesine dikkat edip ulaşmaya çalışmamız gerektiğini öğrendik.

8.   Tanrı katından ilim ve rahmet alanların bilgi ve yeteneklerinin okul ve kitap bilgisi ile edinilemeyeceğini öğrendik.

 İşte böyle yaren,
Uyandırmak:
Mevleviler tarafından çok kullanılan bir tabirdir.
Kendi mumunu (Veya kandilini) diğer bir mumdan yaktığın zaman uyandırma olur.

 Yani sana sunulan bir ateşle kendi ateşini yakar kendi yolunu ve çevrendekilerin yolunu aydınlatırsın.

 Yani ulu kişinin sana söylediğini can kulağıyla dinler, anlar ve gereğini yaparsan uyandırılmış olursun.

 Yani kendin uykudayken rüya görürsün de bunu hakikat sanır, kendini uyanık tanımlarsın ya, işte hakikat seni uyandırır gerçek ile yüzleşir kabul eder ve doğru sonuca doğru gidersin.

 Yaren,
Kime sorarsan sor kendisini uyanık sanır.
Kendisine yanlışsın, zarar göreceksin, dikkat et, tutsak olma, yanlış tercih yapıyorsun ve bunun gibi sayısız şeyler söylesen sana:
“ Doğrusun, haklısın, evet der, başını sallayarak tasdik eder ve yanından ayrılır”

 Sende ne güzel anlattım, en ince detayına göre anlattım diye sevinirsin.
O senin yanından ayrılınca seni hiç dinlememiş gibi davranır.
Sen bu duruma kızar gereksiz görülen zarardan üzülürsün.

Yaren,
Kızma onun yürümesine, konuşmasına, yiyip içmesine bakarak uyanık sanma, o uykudadır, seninle rüya âlemindeki gibi konuşmuş, görüşmüştür.

Üç adım uzaklaşınca o başka rüya görmeye başlar ve seninle konuştuğu rüyayı unutur. 
                                       *
Halkı uyandırmak peygamberin görev ve yetkisidir.

 Hakkın hakikatinden uyandırmak da Tanrı erlerinin görev ve yetkisidir.

 Yani bizim aklımızın ve bilgimizin bize anlatılmadan, gösterilmeden anlayamayacağımız gerçekliğe Hakkın hakikati diyoruz.
Bu bilgi Tanrı’ya aittir ve dilediğine verir.

 Daha geniş bilgi için (RAVLİ LEDÜN) yaz Google incele.

                                 *
RAVLİ

1 Ağustos 2012 Çarşamba

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE ÜCRET VARSA DOSTLUK YOKTUR

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

 Bana dedi ki:
“ Cübbeni satmaktan hoşnutsuzluk duymaz mısın?”
Bu inkârı gerektiren bir soru yahut da anlamak için sorulmuştu.

 Dedim ki:
“ Eğer bu ondan değildir dersem bu o manayı azaltmaz”
Bu cevap ancak sana sadaka olarak bir şey veren kimseye yaraşır.

 Sadaka alan kimse onu alırken nasıl bir eziklik ve gönül alçaklığı ile alır.
“ Ben fakirim, yoksulum, hiçbir şeyim yok” der.

 Has kulları besleyen o kimseler için demiyorum.
Bu Tanrı’nın elinde pek önemsiz bir iştir.

 Bir kimse başka birini gerçekten sevdiğini iddia ederse, ondan delil ister.
O delil ise, mal vermek, bağışta bulunmaktır.

 Nasıl ki Mevlana da beni sevdiğini iddia etti, geldiğim zaman binlerce ihsanda bulundu, beni korudu.
Bunların hepsini Allah’ın lütfü sayarım.

 Musa dedi ki:
Allah’ım!
Bana bir arkadaş verir misin ki, ben söylemeden bana hizmette bulunsun

Acaba verdi mi, vermedi mi?
Dedim ki:
“ Verdiği bu yoldaş için ona başarı da verdi mi? “ Hani?” dedi.

 İkinci defa sordu, Hızır ona öfke ile cevap verdi:
“ Ben sana sen benim yaptıklarıma sabredemezsin demedim mi?

 Bu öfke, nefisten gelen öfke nasıl olabilir?
Tanrı’ya sığınırız.

O Tanrısal bir öfke idi.
Ondan sakınmak gerektir.

 Musa’nın başkaca dilediği özürler anlatılamaz.
“ Eğer senden bir şey sorarsam” dedi.
Hızır el çırptı, sevincinden oynamaya başladı.

 Ve nihayet:
“ Çabuk söyle beni bu işten kurtar!” dedi.
“ Kendine gel!” diyordu.

 Tanrı nerede?
Şimdi ne veriyorsun ki?

Büyüklerden biri bana bir şey anlattı.
Ben onu kuru sözlerle anlatabildiğim için üzülüyorum.

 Eğer Mevlana’nın dileği o ise bana ne devlet ki, yüzümü o dilek tarafından çevirmişken Allah tekrar beni o tarafa yöneltti.

 Musa’nın başından geçen o hali bir daha görmedi.
Bu Hazreti Muhammed’in (s.a) başından geçmişti.

 Çalışın gayret edin ki, arada hiçbir perde engel olmasın.
Size gideceğiniz yolu öğrettim.

Allah’a yalvarın:
Ey ulu Tanrım!
Bize bu devleti sen verdin.

Bizim bunu elde etmemiz için hiçbir yolumuz yoktu.
Senin keremin (Büyüklüğünden) bize ışık tuttu, tekrar kerem et bize!
Bu devleti elimizden alma!

 Bu konuda sizin yolunuzu kesecek olan Şeytan değildir.
Ancak Tanrı gayretidir.

Çünkü onun size gösterdiği keremi koruyamazsanız onun gayreti sizden geri kalacaktır.
Eğer aranıza birkaç günlük bir ayrılık girecek olursa ona tekrar yetişmek için çalışın.

 Benim bulunduğum yerde konuşulan sözler arasında belki benden dinlemişsinizdir.

Araya ne evlat, ne de başka bir şey engel olabilir.
Dileğiniz öylesine hararetli olur.

O dilekteki şiddet ve hararet, her kime çarparsa onu yıkar ve o sizinle dost olur.

 En soğuk kimselerde bile artık o soğukluk kalmaz.
Eğer o olaydan size bir hal erişirse ne mutlu olaydı o.

 Bu hale her kim engel olursa, işte o Şeytan’dır.
İlk Tanrı gayretine engel olmak ister, ama şimdi o bir iş yaparken Şeytan karışırsa, sen de ona uydun demektir.

 Hayır efendi!
“ Allah’ın adını anarak ona yoldaş olalım” diyorsun.
Şimdi bu sırra niçin “Değerlidir” diyorsun?

 Evet, buna ne verseler değer ama bu da ölçü ile olur.
Siz benimle yoldaşlık yapamayacaksanız o başka.

 Ben teklifsiz, pervasız (Çekinmesi, sakınmaması, korkusu olmayan) bir adamım, ne Mevlana’nın ayrılığından bana bir zahmet, ne de ona kavuşmaktan bir sevinç gelir.

 Benim bir şeyden hoşlanmam da, incinmem de yaratılışımın gereğidir.
Şimdi benimle yaşamak zordur.

 Nasıl ki Musa Peygamberin o üçüncü dileği Tanrı’ya karşı duyduğu arzu ve istek ateşinden, aşk tutkunluğundan idi.
Yoksa Hızır’la buluşmak için değildi.

 Musa’nın bu husustaki açlığı senden daha mı azdı?
O, öyle bir âşık idi ki, sekiz gün hiçbir şey yiyip içmedi, bundan dolayı da halinde bir değişiklik olmadı.

 Hızır’a dedi ki:
“ Eğer yolculuğun ücretini istersen, alabilirsin”
“ Hayır” dedi Hızır.

 “ İşte seninle benim ayrılmamız zamanı gelmiştir.
Aramızda uzaklaşma günü gelmiştir”

 Musa Peygamber uyandı gördü ki:
ŞİİR:

Dilber gitmiş, mum sönmüş, saki (Sunucu) uyuyakalmış.
Can ver ki onun vuslatı (Bir araya gelmek) bir daha ele geçmez.

 Sermest (Sarhoş) olanlara şeriat kadehiyle bade (Şarap)  verilmez.
Tecrit ehli (Dünyadan vazgeçmiş) erenlerin birlikte içtikleri mecliste,

Kendi nefsine tapan gafillere bir damla bile verilmez.
Baharda yârin yanağından uzak olunca,

Bağdan bana ne? Yeşillikle ne işim var?
Bağdan yeşillik yerine nasıl diken koparırsın?

Buluttan damla yerine nasıl taş yağar.

                 ***

MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6

                    ***
Tanrısal öfke: Tanrı’nın kızdığı şeyi yapanlara duyulan öfkedir.

Böyle bir yanlışa düşenin Tanrı gazabı gelmeden hemen tövbe etmesi gerekir.

 Neler öğrendik:

1.   Tanrı erleri bilgisini para karşılığı satmadıklarını, sadaka almadıklarını, zekât kabul etmediklerini ancak hediye kabul ettiklerini öğrendik.

2.   Tanrı erleri dilenme ve dilencilik yapmadıklarını, titizlikle bu manaya gelecek davranışlardan sakındıklarını öğrendik.

3.   Tanrı erlerine verilen hediyeyi de sevginin ispatın delili bağış olarak kabul ederler.

4.   Tanrı erlerinin verilen hediyeyi Tanrı’nın lütfü olarak kabul ettiklerini, veren kişiyi de teşekkür ettiklerini öğrendik.

5.   İstenmeden, söylenmeden yapılan hizmetin kıymetli olduğunu öğrendik.

6.   Hizmet edenin sabırla davranması gerektiğini öğrendik.

7.   Tabi olduğun kişinin kendisine boyun eğmemiz gerektiğini, yaptıklarını o anlatmadıkça sormamamız gerektiğini ve merakımızı sabırla kontrol altında tutmamız gerektiğini öğrendik.

8.   Dileğine kavuşanın sabırla hizmet etmesinin gerektiğini öğrendik.

9.   Asil, soylu, cömertlikte bulunan, bağış yapanların (Kerem) bu özelliklerini korumalarının zor olduğunu öğrendik.

10.           Tanrı rızası için dileğin hararetlendiği, kuvvetle gelen çalışma isteğine Şeytanın karışarak bozmak istediğini öğrendik.

11.           Dost, arkadaş istemenin aslında Tanrı’nın dostluğunu istemek hararetinden, Tanrı’ya olan aşktan olduğunu öğrendik.

İşte böyle yaren,

 Tanrı bir kuluna yardım et diye gönlüne seslenir.

Sende bu arzu hararetlenir ve yapmak için harekete geçeceğin an Şeytan gelir
-O iş sana mı kaldı!

Vereceğini sonra ver ne acele ediyorsun ki!
İleride sana lazım olur şimdi ne veriyorsun ki!

Ve buna benzer gerekçelerle senin bu iyi arzunun hararetinin geçmesini sağlar ve sonra bahanelerle, vesveselerde vaz geçirir.

Onun için:
İyilik hemen yapılmalı, kötülük sonraya bırakılmalı” öğüdünü hatırlamalıyız.

Yaren,

İyilik yaptıktan sonra dikkat etmelisin.
Şeytan iyilik yaptığın kişiye musallat olarak san bir kötülük yaptırmaya çalışır.

 Sen iyilik yaptığından kötülük görünce yaptığın iyilikten pişmanlık duyarsın ve bir daha iyilik yapmayacağım diye karar alırsın, böylece Şeytan, Tanrı’nın iyi insanlar defterinden seni çıkarttığı için sevinir.

 İyilik yaptığın kimsenin seni bilmemesi daha iyi olur.

Şeytanın huyunu ve bu konudaki davranışını biliyorsan mücadele açıkça iyilik etmekten sakınmamalısın.

İyilik yaparken sağ elinin sol elinden haberi olmasın” öğüdünün hakikatini öğrenmiş ve anlamış olduk.

                                    *
RAVLİ

Popüler Yayınlar