3 Haziran 2012 Pazar

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE TANRI YARDIMI NASIL GELİR

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Ebû Necip (Tanrı onun ruhunu kutlasın), bir çetin iş dolayısıyla çileye girmişti.
Birkaç defa rüyasında, bu çetin işin, o olmadan başaklamayacağını yani, filan şeyhi görmesi gerektiğini söylediler.

Onu ziyarete gideyim.
Ama acaba kendisini nerede göreyim?” dedi.

Bir ses geldi:
 Sen onu göremezsin?”
O halde ne yapayım?” dedi.

Çileden çık, camiye gel, saflar arasında niyaz ve huzur içinde dolaş!
Ola ki, o seni görür, onun gözüne ilişirsin” dedi o ses.

Şimdi Ebû Necip’in hali böyle olunca, ben şeyhsiz kalsam bile, kalmamış olurum.
Ettiğim o muhalefet, başka bir itimat ile oldu, başka bir şeyi öğrenmiş oldum.                                                
                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                 ***
Neler öğrendik:
1.    Bazı zor problemlerin çözümünün yalnızlığa çekilerek düşünerek, Allah’a sorarak hallolduğunu öğrendik.
2.    Bazı problemlerin de cami cemaatinin içine karışarak yalvarış ahlakıyla sakinlikle dolaşarak oradan yol gösteren Tanrı’nın kubbeleri altında gizli velinin sana yaklaşarak halini sorması ile derdini söyleyip önerisi ve yol göstermesi ile hallolacağını öğrendik.
3.    Allah’a elbette ki güvenmemiz gerektiğini, O’nun yönlendirmesi ile sevdiği bir kul vasıtasıyla yardım edeceğini öğrendik.

İşte böyle yaren,
Tanrı vasıta ile bize yardım eder.
Bu bir insan olduğu gibi ektiğimiz, diktiğimiz bir ürün ile de olur.

Kendini belli etmeyen Tanrı eri seni arayış içinde yardım beklerken görünce gözlerinin içine bakarak, söz bile söylemeden senin problemini halleder.

Bu olayı ancak arifler anlar.
Arif olmayanlar kendim düşünüp buldum ve hallettim diye sevinirler.

Sonuç olarak Tanrı’dan yardım muhakkak gelir, ama bilirsin ama kendim yaptım sanırsın.
                                                 *
RAVLİ

2 Haziran 2012 Cumartesi

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE DÖRT BÜYÜK GÜNAH

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Mevcut olmayanı anmak gıybet etmek demektir.
Hazırda olanı anmak da yabancılıktır.

Şimdi zikreden, Allah’ı anan kimse, bu halin dışında değildir.
Ya hazırdır, ya gaiptir.

Eğer gaip ise onu anan kimse gıybet etmiş olur, hazır ise ona yabancılık karıştırır.
Nasıl ki, sultanın önünde oturan kimse, sultan şöyle buyurdu veya sultan şöyle yaptı, diye bilir.

Ama gıybet ederse (Dedikodu) büyük günahlardandır.
Yani gıybet, çirkinliği dolayısıyla başka günahlardan ayrı sayılan dört büyük günahtan biridir.

Sözü geçen dört büyük günahın başında gıybet gelir.
İkincisi bühtan (İftira),
Üçüncüsü kan gütme yani adam öldürme,
Dördüncüsü de zulüm’dür.

Bunları düşman taraf helal etmedikçe azaptan kurtulma çaresi yoktur.

Padişahın gizli sırlar söylediği kimseye bu iltifat cismin gıdası sayılır.
Ruh da, bizim nasibimiz henüz erişmedi, diye bekler.

Bu bizim nasibimiz değildir, bu bizi bırakmaz, boğazımızdan yakalar.
Biz nereye gidelim, nasıl kurtulalım?

Bir ayranın içine düşmüşüz ama öyle bir ayran ki, ucu bucağı yok.
Bir kâse içinde değil ki bir kenarı olsun.

Ayrandan kurtulur, yine düşer, “ O, baldır” der.
Her ne kadar kurtulmak için kanat çırparsa da o kadar derine gider.
                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                 ***
Neler öğrendik:
1.    Orada hazır bulunmayan hakkında konuşmanın gıybet olduğunu öğrendik.
2.    Orada hazır olan varken onun adından bahsederek konuşmanın da yabancılık olduğunu, yani orada veli varken veliliği anlatması gibi.
3.     Ya hazırdır”: Halktan ve kendisinden gaip ( Kayıp) olan kişi Hakk ile hazır olur, yani Hakk’ın huzurunda bulunur.
4.     Ya gaip” Hakk’tan gaip olan da halk ile ve kendi nefsanî duyguları ile baş başa bulunur.
5.    Ya Hakkın huzurunda bulunacağımızı ya da halk ile kendi nefsimizde bulanabileceğimizi ikisinin bir arada olmayacağını öğrendik.
6.    Sözü geçen dört büyük günahın başında gıybet gelir. İkincisi bühtan (İftira), Üçüncüsü kan gütme yani adam öldürme, Dördüncüsü de zulüm’dür. Bu dört günahta kul hakkı olduğu için tövbe ile temizlenemeyeceğini, kime zarar verdiyse o helal etmedikçe kişinin azaptan kurtulamayacağını öğrendik.
7.    Allah’ın vaat ettiğinin düzeltmesi için verilen sürede düzeltme yapılmazsa o insanın ruhunun bu azabı beklemeye başladığını öğrendik.
8.    Kişi yaptığı gıybetin farkındadır ve bunun cezasını muhakkak çekeceğini bildiği halde yine de tat aldığından gıybet etmeye devam edeceğini öğrendik.
9.    Gıybet bataklığına düşenin kolayca kurtulamayacağını öğrendik.

İşte böyle yaren,

Ey iman edenler!
Zannın çoğundan kaçının.
Çünkü zannın bir kısmı günahtır.

Birbirinizin diğerlerinizi arkasından çekiştirmesin.
Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?
İşte bundan tiksindiniz.
O halde Allah’tan korkun.
Şüphesiz Allah, tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir
(HUCURAT suresi 12)

Bir kimseden, kendisi yokken hoşlanmadığı sözlerle bahsetmek, yazı, ima, işaretle ve taklit gibi davranışlarla aşağılamak, suçlu göstermek, küçük düşürmek için yapılması yasaklanmıştır.

Gıybetin yapılması gibi dinlenmesi de yasaklanmıştır.

Tövbe ederek ve o kişi ile helâlaşarak temizlenebileceğini öğrendik.
Böyle yapmayanın azaptan kurtulamayacağını öğrendik anladık.

Gıybetin sebepleri:
O kişiden kendini aşağı görmek.
Ona Tanrı’nın verdiklerini kıskanması.
Öfkeli iken saldıracak hedef olarak görmesidir.

Kendini geliştirmeyenlerin başkalarını kendinden aşağı itip yüksekte bir yerde kalmak için yaptığı bilinçli ve bilinçsiz hareketlerdir.

Ruh hastalığıdır.
Tedavi edilmezse ahlak bozukluğuna, imanı kaybetmesine sebep olur.

Gıybet yapan şikâyetçidir, şükredenlerden değildir.
Şikâyet ettiği insandır ama aslında gizli olarak Tanrı’dan şikâyet etmededir.

Bana neye vermedin de ona verdin?” diye.
Tanrı’nın taksimine bir türlü razı olmaz.

Böylelere arkasından konuştukları kişi ile karşılaştıkları zaman da iki yüzlülük ederek onlara iltifat ederler.

Başkalarının zarar görmemeleri için tanımaları ve zarar görmemeleri için fena insandan bahsetmek gıybete girmez.
                                              *
RAVLİ

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE KENDİMİZE NE SORMALIYIZ

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Arap dilinde ant içmek için kullanılan harfler üçtür:
(V) vav (B) be, (T) te.
Her üç harf ile ant içerim ki, vallahi, billahi, tallahi, şu medreselerde tahsil görenler, hep mansıb (Rütbe, makam) sahibi olalım, bir medrese elde edelim derler.

İyi duygularla hareket etmek gerekirse bunlar o derneklerde bir yer tutmak için çabalarlar.
Hâlbuki bunlara sormalı:

“ Dünya lokması için ne diye ilim tahsil edersin?

Bu ip insanı kuyudan çıkarmak içindir.
( Karanlıktan, sınırlanmış alandan, hapisten, yatay görüşe engel olan bakıştan, hareket kısıtlanmasından kurtulmak içindir.)

Yoksa yapışıp da başka kuyulara inmek için değil.

Sen daima, acaba ben kimim? Diye düşün.
Hangi cevherdenim?
Niçin geldim?
Nereye gidiyorum?
Aslım neredendir?
Şu anda neredeyim?
Yüzümü nereye çevireyim?

                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
Neler öğrendik:
1.    Tanrı ilmini okuldan öğrenilmesi durumunda kişinin dünyalık çıkarları elde etmek için olduğunu öğrendik.
2.    Kişinin ben kimim? Sorusuna cevap arayan özgür bir arayışla cevap bulmaya çalışması gerektiğini öğrendik.
3.    Kişinin Hangi cevherdenim? Sorusuna cevap arayan özgür bir arayışla cevap bulmaya çalışması gerektiğini öğrendik.
4.    Kişinin niçin geldim? Sorusuna cevap arayan özgür bir arayışla cevap bulmaya çalışması gerektiğini öğrendik.
5.    Kişinin nereye gidiyorum? Sorusuna cevap arayan özgür bir arayışla cevap bulmaya çalışması gerektiğini öğrendik.
6.    Kişinin Aslım neredendir? Sorusuna cevap arayan özgür bir arayışla cevap bulmaya çalışması gerektiğini öğrendik.
7.    Kişinin şu anda neredeyim? Sorusuna cevap arayan özgür bir arayışla cevap bulmaya çalışması gerektiğini öğrendik.
8.    Kişinin, yüzümü nereye çevireyim? Sorusuna cevap arayan özgür bir arayışla cevap bulmaya çalışması gerektiğini öğrendik.


Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın,
Parçalanmayın.
Allah’ın size olan nimetini hatırlayın:
Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz.
Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken orada da sizi O kurtarmıştı.
İşte Allah size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız
(ÂL-İ İMRAN suresi 103)

İşte böyle yaren,
Arif bir insan olmak için bize kitaba bağlı öğretilenler yerine bizim kafamızı daima meşgul eden, görüş ve düşüncemizi artıran bu sorulara cevap aramalıyız.

Daha iyisi, daha güzeli din üzerinden kazanç kaydında olmadan bu yolda ilerlemektir.

Kendim okurum öğrenirim de demek insanı yanlış yola sürüklediğinden doğru yolu gösteren kılavuzu da bulmak gerekir.

ARİFLİK YOLU yazarak Google’dan okumalısın.

Burada kendimize yukarıdaki soruları sorup kendimizde merak uyandırarak cevap bulmak istemeliyiz.

Size arz ettiğim tüm yazılarımda Şems Hazretlerinin ve Mevlana Hazretlerinin ve dostlarının önerdiği ve öğrettiği yolu bu günün anlayışına uygun hale getirmekten başka bir şey değildir.

Mevlana Hazretleri merkezli ve onların dostlarının dışına çıkmadan, onların bize sunduğu anlayış bütünlüğünü bozmadan ariflik yolunu bu günün anlayışına göre, özünü bozmadan, kendime mal etmeden sizlerin faydalanmanız için uğraşmaktayım.

Çünkü ben bana bu yola kılavuzluk edecek olanı çok aradım.
Gülşen’i Tevhidi okurken kendine bir kılavuz bulmalısın önerisi ile karşılaştım.

Hararetle aradım yaşayanlardan bulamadım.
Ümidimi kestim.

Bari kitabı başlamışken bitireyim dedim.
Sayfayı çevirdim.
“ Be hey avanak, dizlerine kadar akan derenin içinde, başkasından bir bardak su niçin beklersin?” Hazreti Mevlana’nın yazısı ile karşılaşınca Hazreti Mevlana’nın bana hitabı olarak kabul ettim.

Dedelerimden ve babamdan bize kalan kaynaklara sarılarak önce kendimi onların önerdikleri gibi yolu tamamlayıp sonra sizlere anlatmaya çalıştım.

Sizlerin benim elimde bulundurduğum kaynak olmayacağından, varsa bile parça olacağından bütünüyle sizlerin yararına, dünyanın neresinde olursanız olun ekranınıza kadar getirdim.

Ahrete intikal etmişlerin ruhaniyetinden yardım isteyince gördüm ve yaşadım ki bana her ne lazımsa kolaylıkla verildi.

Allah giden yol çoktur ama bir yolda ilerlemek daha kısa sürede muradımıza erdirir.

Öncelikle sağlam kişi ve önereceği doğru kaynak bularak bu yolda gidilmelidir.

Arif olmadan insan her parlak sözü beğenir ama o ona gideceği yolu aydınlatamaz, ruhaniyeti ile yardım edemez.

İşte böyle yaren,

Bu bir aşk yolu, aşkın sihirli hoşluk veren tutkusu olan bir yolda beraber gidiyoruz.
Her ne kadar bedenlerimiz ayrı ise de Peygamberimizin ruhunda hepimizin bir olduğunu, onun yardım ve desteğini gördüğümüzü biliyoruz yaşıyoruz.

Bu yolda bize peygamberimize kadar yolumuzu aydınlatan, kılavuzluk eden, maneviyatı ile yardım eden, bizi onun huzuruna hazırlayan adı geçen velilerimize minnet borçluyuz.

İnşallah kaderimizde yazılı olan, gökyüzünde bize ayrılan özel nasibimizi oraya ulaşarak alırız.


İnşallah, Allah kolaylık sağlar.
İnşallah Tanrı erleri velilerin yardımını alırız.
Âmin.
Âmin.
Âmin.
                                               *
RAVLİ

1 Haziran 2012 Cuma

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE TEŞBİH VE TENZİH

Teşbih: Benzetme, benzetilme.
Nasıl ki, nitekim güya, meğerki sözü ile başlayan anlatım.

Tenzih: Kusur kondurmama, kabahat ve kusuru yok etmek.
Allah’ın her türlü eksik ve noksanından uzak bulunduğuna dair ve insan vasfında olmadığına inanma.
                                     *
Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Henüz erginlik çağına erişmek üzere idim ama tamamıyla erginleşmemiştim.
Bu aşk üzerinden otuz kırk gün geçtiği halde hiçbir şey yemek istemiyordum.

Biri Hemadan şehrinde vaaz ediyordu:
“ Herkes Allah’ı, varlıklardan birine benzetiyor” diye eleştirmeye girişmişti.

Şehrin vaizi geldi, kürsüye çıktı ve teşbih ile ilgili ayetleri sıralamaya başladı.
Rahman Arş üzerine istiva ve galebe ile hâkim oldu
( Rahman, Arş’ı hükmü altına almıştır.)
(Taha suresi 5) ve yine

Üstlerindeki Rablerinden korkarlar
Nahl suresi 50) gibi ayetleri kürsünün önünde okumaya başladılar.

Vaiz de teşbih (Benzetme ile anlatma) inancına sapmış kimselerdendi.
Bu ayetlerin manalarını teşbih yönünden söylemeye başlamıştı.

Hadisler de rivayet ediyordu:
Rabbinizi gece dolunayı seyreder gibi göreceksiniz
Allah Âdem’i kendi sureti üzerine halk etti
Rabbimi kırmızı bir elbise içinde gördüm

Gibi çeşitli manalara gelen hadisleri gayet güzel anlatıyor, teşbih yönünden manalarını söylüyordu.
“ Vay o kimselere ki, Tanrı’yı bu sıfatları ile teşbih etmez ve bu suretle bilmezler!
Onlar ibadet etseler bile yine cehennemlik olurlar.
Onların ibadetleri kabul olunmaz” diyordu.

Bu konu ile ilgili ayet ve hadisleri anlatırken, bir kısım halk Tanrı’nın mutlak varlığını, onun mekânsızlığını da ileri sürerek sordular.

Vaizin sözlerine itirazda bulundular:
Nerede olursanız olunuz o sizinle beraberdir

Ona benzer bir şey yoktur” mealindeki ayetleri de hep benzetme yolu ile yorumladı ve bütün bunları teşbih noktasında birleştirdi.

Tenzih yani Tanrı’yı noksan sıfatlardan arı bilmek hususunda çekingen davrandı.

Cemaat evlerine gittiler.
Bunları çoluk çocuklarına anlattılar ve hepsine şöyle tavsiye ettiler:

“ Allah’ı arş üzerinde biliniz, gayet güzel bir surette iki ayağını aşağı sarkıtmış bir halde kürsüye oturmuş, şehir vaizinin dediği gibi melekler de arşın etrafını çevrelemiştir.

Her kim onda bu suretler yoktur derse onun imanı yoktur.
Vay onun ölüsüne, vay onun mezarına, vay onun son haline!”

Bir hafta sonra garip bir Sünni vaiz geldi.
Hafızlar, tenzih (Allah’ın hiçbir şeye benzemediğini) ayetlerini okudular.

Ona benzer bir şey yoktur, doğurmadı, doğrulmadı, semalar onun eliyle dürülmüştür
Mealindeki ayetlerin tefsirine başladı.
Teşbihçilerin derisini yüzmek gerektiğini söyledi.

“ Her kim teşbihten bahsederse kâfir olur, her kim suretten söz açarsa cehennemden kurtulamaz.
Allah’a mekân isnat edenin vay dinine vay mezarına!” dedi.

Teşbihe benzeyen ayetleri de hep tevil etti (Söze ayrı mana vermeye kalkışmak), birer-birer yorumladı, o kadar cehennem tehdidi yaptı ve korkuttu ki, her kim suretten söz açarsa onun ibadeti ibadet değildir, demeye getirdi.

Allah’ın mekâna muhtaç olduğunu söyleyen zavallının vay haline!
Vay onun sözlerini dinleyene!” dedi.

Sünni vaizin bu sözlerini işitenler çok korktular, üzgün bir halde evlerine döndüler.
Bunlardan biri evine geldiği zaman iftar bile etmedi, evin bir köşesine çekilerek başını bacakları arasına aldı, çocuklar gibi ağlamaya başladı.

Çoluk çocuk etrafında toplandı.
Fakat bunları yanından kovdu, bağırarak tersledi.

Çocuklar annelerinin yanına koştular.
Kadıncağız adamın karşısına oturdu.
“ Efendi hayırdır inşallah, yemek soğuyor, yemeyecek misin?

Çocukları dövüyorsun, beni kovuyorsun, nedir bu hal?
Hep ağlıyorlar” dedi.

Adam:
“ Çekil karşımdan!
Artık bana ilahi sesler gelmiyor, içime ateş düştü” dedi.

Kadın ona tekrar sordu:
“ Kendisine umut bağladığım Tanrı’yı mı bir tarafa bırakıyorsun?
Bu ne haldir?

Sen sabırlı bir erkektin, şimdiye kadar başına birçok çetin işler gelmişti hepsine sabrettin ve kolaylıkla atlattın.

"Tanrı’ya bel bağladın (Kendisine yardım edeceğine inanmak, güvenmek), Tanrı da bütün o zorluklardan seni kurtardı, gönlünü hoş etti.

O geçen nimetlerin şükran borcu olarak bu günkü sıkıntılarını da yine Tanrı’ya havale et, işe boş ver ki, üstüne rahmet yağdırsın

Bu sözler üzerine adamın yüreği yumuşadı.
“ Ne yapayım?
Bizi aciz hale getirdiler, canımız boğazımıza geldi.

Geçen hafta âlimin biri tutturdu:
“ Allah’ı arş üzerinde bileceksiniz, onu arş üstünde bilmeyen kâfirdir, ölürse kâfir olarak ölür” dedi.

Bu hafta da başka bir âlim geldi, kürsüye çıktı:
“ Her kim, Allah’ı arş üzerinde bilir ve böyle bir şeyi hatırından geçirirse yani onu semada tasavvur ederse o kimsenin ameli ve ibadeti kabul olunmaz.
Çünkü Allah, mekândan münezzehtir” dedi.

Şimdi, bu birbirini tutmayan sözler karşısında biz hangi tarafı tutalım?
Nasıl yaşayalım?
Nasıl ölelim?
Aciz kaldık!”

Kadın dedi ki:
Hiç acizlik gösterme, şaşkınlık etme!
Allah ister arş üzerinde olsun, ister bir yerde otursun, ister yersiz olsun, her nerede olursa olsun, yeter ki, ömrü uzun olsun, devleti sonsuz olsun.

Sen kendi dervişliğini düşün, dervişlik vazifeni yerine getir

                  ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
Neler öğrendik:
1.    Bilinmeyen, görünmeyen anlaşılsın, bir fikir sahibi olunsun diye teşbih yapıldığını öğrendik.
2.    Teşbih yapanın aynı şeyi devamlı anlatmasından dolayı onu gerçek gibi kabul ederek inandığını ve başkalarını da inanması için korkuyu kullanarak teşbih bataklığına düştüğünü öğrendik.
3.    Anlatılmak istenenin Tanrı’nın her şeye hâkim olduğunu, her şeyi gördüğünü anlatmak ve inandırmak maksadı güttüğünü ama bu amaç için kullandığı aracı yanlış seçtiğini öğrendik.
4.    Tenzihçinin de Tanrı’nın şekil ile izahına karşı olduğunu, bu anlayışın (Teşbih) yıkılması gerektiğini ve bunun önemini yine korku yoluyla sağlamaya çalıştığını öğrendik.
5.    Herkesin kendi anlayışına, hangi pencereden baktığına göre aslında Tanrı’yı anlatmaya çalıştığını öğrendik.
6.    Birbirinin zıttı gibi görünen bu anlayışın “ Bu neyi anlatmaya çalışıyor?” sorusunu kendimize sorup sonra inanma yoluna girersek doğru anlayışa sahip olacağımızı öğrendik.
7.    Bize anlatılan bir şeyi “ Nasıl anlatıyor?” diye sorarsak yanlış anlayışa götüreceğini öğrendik.
8.    Mevlana Hazretlerinin herkesin anlayışına göre, yani kafa karışıklığına meydan veren anlatımdan kaçının demesinin önemini öğrendik.

İşte böyle yaren,

Birbiriyle çelişmiş gibi anlatılar olduğu zaman şaşkınlığa, neye inanacağına karar verememek gibi aciz bir duruma düştüğümüz zaman:

Şekil yönünden değil de bize somut etkilerini, önceki yaşanmış tesirini dikkate almamız gerekiyor.

Çelişki ve zıtlıkta kendimize birkaç soru sorup cevap verirsek doğrusuna yaklaşırız.

Hatıra:
Babam rahmetli müftü Fehmi Bayraşa bu yaşanmışı anlattı naklediyorum.

Şamdan Âlim bir insan gelmiş.
Afyon Ulu Cami’sinde vaaz veriyor.

İlk gün cami tamamen dolmuş.
Ertesi gün yarıya inmiş.
Sonra ki gün ön safta bir iki sıra ihtiyarlar dinlemiş.

Gelen âlim kızmış.
“ Ben matematik, fen, geometri, … İlimlerini anlatıyorum kimse dinlemeye gelmiyor” diyor.

İhtiyarlardan biri:
“ Çok ilim sahibi olmuşsun ama eksiksin.
Eksik olan ilmin ‘ SİYASET İLMİDİR’ halkın dinleyici olmasını istiyorsan bu ilmi öğrenmen lazımdır” diyor.

Âlim de tekrar bu ilmi öğrenmek için geldiği yere gidiyor.

Yaren buradan da şunu anlıyoruz ki topladığımız, pişirip sofraya koyduğumuz ziyafetin sunuş biçiminin önemli olduğunu bir daha hatırladık.
                                        *
RAVLİ

Popüler Yayınlar