4 Mayıs 2012 Cuma

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE SEVGİ GÖZÜYLE BAKMAK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

İki bilgin birbiriyle övünme ve tartışma yoluyla konuşuyorlardı.
Marifet sırlarından, ariflerin meclislerinden ve sohbetlerinden söz açmışlardı.

Biri diyordu ki:
Eşeğe binmiş olduğu halde yanıma gelmekte olan zat Tanrı’dır.
Öteki de:
Hayır, bana göre onun eşeği tanrı’dır “ diyordu.

Nihayet bunlar, bu sözleriyle, cebriye görüşünün çukuruna düşmüşlerdi.

Beyazid ve başkaları gibi ariflerin sözlerinden anlaşılıyor ki, onların sözlerinde başka bir mana vardır.
Bu sözlerle uğraşmak bir perdedir (Hakikati görmene engel).
Bu gidiş başka bir gidiştir.

Dediler ki:
Bu niçin başka bir şey olsun?”

Ben de cevabı verdim:
Diyelim ki, sen bizim sözümüzü dinlerken yüreğine soğukluk geldi.

İşte o, böyle bir şeye perde olur.
Onlar hulûl inancına (Allah’ın bazı varlıklara yerleşmesi inancı) yakın bir yoldadırlar.

Ruh âlemine mensup erenlerin sözleri canlara işler, heva ve heveslerle dolu olan sen nasıl anlayabilirsin?
Bu şehvet havasından bahsetmek istemiyorum.

Heva şehveti ve arzuları yok eder demiştim.
Aşk ve sevgi öyle bir şeydir ki, kımıldadığı vakit, karşısına yüz huri getirseler sana duvar kerpici gibi cansız görünür.

Ne zaman bir hikmet sözü işitir veya bir düşünceye koyulursan, o aşk ve sevgi harekete geçer.
Nihayet nur perdelerinin ışığı olan aşk,
Tanrı’nın nurdan yetmiş perdesi vardır” anlamındaki hadis ile işaret buyrulan kat-kat perdelerin nurudur.

Şimdi sen aşka batmış olduğun halde nurun ışığından nasıl söz açabilirsin?
Eğer söz açarsan o bütün heva olur.

O sofi imad (Dayanak olan) sarhoş olur, başını sallar.
O baş salma heva olur.

Heva nerede, Tanrı pırıltısı nerede?
Zaman-zaman bize, “ Nasılsın?” diye sor.

Ben sizin kulunuzum.
O Tanrı kulları mal bakımından bir hizmette bulunursa bir muhabbet uyanır.

Onların işleri muhabbetle gelişir.
Fakat gerçek dostun vereceği bir pul, yabancının vereceği yüz bin dinardan değerlidir.

Bu dost yardımını her kim kabul ederse, ona bağlanmış olur.
Çünkü o kapalı kapıyı dost vergisi açar.

Şeyhin bu güzel suret ve güzel sözleriyle fiil ve hareketlerine asla rıza göstermeyin!
Çünkü onların arkasında bir şey gizlidir.
Onu isteyin.

Onun iki sözü vardır.
Birini iki yüzlülükle, ötekini de dosdoğru söyler.

Ama iki yüzlülükle söylenmiş olan sözü (İlk bakışta basit ama içinde mana gizlenmiş) bütün velilerin canları, ruhları özlemekle ve bunu istemektedir.
Mevlana Şemseddin-i Tebrizi’yi bulmak ve onunla sohbet etmek arzusundadırlar.

Hâlbuki o doğru ve nifaksız sözü (Hakikati açıkça söylemek) peygamberlerin ruhları bile arzulamaktadır.
Keşke onun zamanında olsaydık, onun sohbetine ereydik, onun sözlerini işitseydik.” Derler.

Şimdi bari bu fırsatı kaçırmayın ve bu gözle bakmayın.
Ona öyle bir gözle bakın ki, peygamberlerin ruhları da aynı gözle bakmakta, ona hasret teraneleri (Şarkıları) yollamaktadırlar.

Nasıl ki bir gün Harun Reşid:
Şu Leyla’yı getirin bir kere göreyim.
Mecnun onun aşkı ile bütün belalara düşmüş, doğudan batıya kadar onun aşk destanlarını âşıklar kendilerine örnek tutmuşlardır” dedi.

Birçok masraf e kurnazlıklarla Leyla’yı getirdiler, halifenin haletine (Kadınlar kısmına) koydular.
Halife erken, sabah mumları yaktırdı (Yüzünün örtüsünü açtırdı), onu dikkatlice gözden geçirdi.

Saatlerce başını öne eğdi, düşündü.
Kendi kendine:
Bir kere konuşturayım belki söz söylerken yüzündeki güzellik daha çok belirmeye başlar.” Dedi.

Harun yüzünü Leyla’ya çevirdi sordu:
Leyla sen misin?”
Cevap:
Evet, Leyla benim.
 Ama Mecnun sen değilsin.
Mecnun’un başında olan o gözler senin başında yok

ŞİİR:
Başkalarına baktığın gözle, Leyla’yı nasıl görebilirsin?
Onu gözyaşlarınla tertemiz yıkamadıkça!

Bana Mecnun’un gözüyle bak, sevgiliye seven gözle bakmalı.
Tanrı onları sever” buyrulmuştur.

Fakat buradaki eksiklik onların Tanrı’ya sevgi gözleriyle bakmamış olmalarındandır.
Onlar Tanrı’ya bilgi yönünden bakarlar, irfan ve felsefe yönünden bakarlar.

Ama sevgi yönünden bakmak başka bir iştir.

                   ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
HEVA VE HEVES
Toplumun ihtiyaç gibi gösterdiği, duygu ve hislerine hitap ederek
aklını zorladığı, istekleri ihtiyaç gibi algılayıp tüm olanaklarınla
katılmak demektir.
1.    Düşünlüktür.
2.    Tiryakiliktir.
3.     Boş ve kuru hedeflerdir.
4.    Neticesiz arzulardır.
5.    1.2.3.4, her türlü ahlaksızlığa sebeptir, kirlenme nedenidir.
6.    Mertlik ve yiğitlikten uzaklaştırır, kötülük yollarını öğretir
ve yapmanı sağlar.
7.    Akıl yoğun baskı altına alınır, zorlanır, kumanda edilir hale
düşürülür.
8.     Şehvete yol açar, bir anlık şehvet uzun üzüntüler getirir.
9.     Hesap vermeyi unutturur.
10.   Boyun eğdiren durumuna düşürür.
11.   İstediğini kolayca alamazsa vazgeçer. Avcı deyildir.
12.   Kolay veya zor seçeneğinden hareket ettirir, kolayı seçer.
13.   Doğru veya yanlış ayırımı yapmaz, hoşlanmasını önemser.
14.   Hileli tarafı gizler, çirkini güzel gösterir, zararı kar gibi
gösterir.
15.   Çirkin şeyleri sevdirerek gözünü kör, kulağını sağır eder.
16.   Hep uyanıktır, akıl uyur o uyumaz.
17.   Hak ve doğru olanı çekilmez derecede ağır kabul eder.
18.   Kötülükleri hafif ve gönül okşayıcı olarak görür.
19.   Bakışların çoğu şehvet tohumu eker.
20.   Bir anlık şehvet ise uzun üzüntüler getirir.
21.   Kendi nefsimiz istek olarak hayale taşır.
22.   Aynı cinste olduklarının verdiği cesaretle hareket eder.
23.   Gevezeliği ile sebepsiz düşman çoğaltır.

Neler öğrendik:
1.    Tanrı’nın herhangi bir bedenden, bir nesneden insanlara seslenmesi olur ama o nesne Tanrı’nın kendisi olduğunu göstermeyeceğini öğrendik.
2.     Hakikatten uzak, başkalarının yönlendirmesiyle ve sözüyle konuşan ve hareket eden kişi olursak; cana hitap eden sözü, cana gıda olan davranışı, canlara işleyip hayat veren anlayışı anlayamayacağımızı öğrendik.
3.    Tanrı dostu olmayanın içinde mana barındırmayanın sözlerinin parlaklığı hoşumuza da gitse hakikati görmemize engel olacağını öğrendik.
4.    Tanrı aşkında olanın, Tanrı güzelliğinden başka diğer güzelliklerden etkilenmediğini öğrendik.
5.    Peygamber zamanında yaşamadıysak bile Tanrı erlerinin sohbetini kaçırmamamız lazım geldiğini öğrendik.


İşte böyle yaren,

Heva ve heves:
Herkes alıyor bende alayım.
Herkes yapıyor bende yapayım.
Herkes bu konuda konuşuyor bende konuşayım.
Herkes oraya gidiyor bende gideyim.

Etkilenmelere açık olan, kolayca yönlendirilebilenler bu esen havaya maddi ve manevi olanaklarını kullanarak bir parçası olmak isterler.

Hatta o kadar benimserler ki savunucuları olurlar.
Burada dikkat ederseniz başlangıçta olan seçicilik sonrasında taklitçiliğe dönüşerek sıradan bir insan davranışlarına döner.

Seçici olan verileri değerlendirerek ilk kaynağa, arınmış temiz haline ulaşıp kabul etmeye çalışır.
Kendine özgü düşünce sistemi ile süzgeçler oluşturur.
Hemen kabul etmez.

Oluşturduğu bütünlük içinde nereye koyması gerektiğini saptar.
Gereklilik değerlendirmesi yaparak ya atar, ya da başına taç eder.

Olgunluk ile olgunluğun olgunluğuna böyle seçici oldukça ulaşır.
Bu konuda dikkatli davranmazsa sıradan biri olarak yaşar ve ölür.
                                      *
Bizi olgunluğa çok süratle götüren aşktır, âşıkların bakışıdır.
Diğer önerilenlerden daha etken ve hızlı sonuç aldırandır.

Aşk, içinde sevgi ve ihtiyacı barındırır.
Sevgi ve ihtiyaç içinde ait olmayı barındırır.

Ait olma içinde bütünleşmeyi barındırır.
Bütünleşme kuvvetli olma isteğini barındırır.

Kuvvetli olma isteği hükmetme isteğini barındırır.
Hükmetme isteği sahip olma isteğini barındırır.

Sahip olma isteği beğenilen ve istenilen olmayı barındırır.
Beğenilen ve istenilen olma isteği ilgi ve sevgiyi barındırır.

İlgi ve sevgi isteği vermenin ve almanın sevincini barındırır.
Verme ve alma isteği yakınlaşmayı barındırır.

Yakınlaşma isteği beraber iş yapma isteğini barındırır.
İş yapma isteği aynı duyguyu paylaşma isteğini barındırır.

Aynı duyguyu paylaşma isteği bir olmanın sevincini barındırır.
Sevinç içinde olma isteği yaşama sevincini barındırır.

Ve böylece içi ve dışa gidiş gelişlerle ve doğru seçeneklerle Tanrı’ya ulaşılan yol bulunur.
Aşk yolu dışında şüphesiz yollar vardır ama en etken sevgi ile bakmasını önemseyenlerin, arayanların, önemle üzerinde duranların tercihidir.

Bu sırrı Tanrı erleri bir güzel açıklamışlardır ama açık etmemişlerdir.
Yani sen hazır olunca anlayabileceğin şekle getirmişlerdir.

Öğrenme yolunda olanların uygunluğunu artırmaları gereklidir.
Olgun büyüklerimiz bize ihtiyaç duyduğumuz bilgileri vermişlerdir.

Tanrı eri büyüğümüze aşkla bağlanırsak, dediklerini doğru kabul eder uygulamaya çalışırsak Tanrı izni ile görünmeden veya açıkça büyüklerimizin yardım ettiklerini gördüm, yaşadım, inandım ve size söylüyorum. 
                                  *
RAVLİ

3 Mayıs 2012 Perşembe

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE TANRI ACIKINCA

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

 Bir kimsenin davasını onun manası için, bir kimsenin manasını da, davası için öğrenmek isterim.

Şaha dediler ki:
Seyis senin atına binmiş

Şah da şu cevabı verdi:
Eğer ben atın üzerinde olsaydım o başımın üstünde oturacaktı, ancak ben şimdi attan inmiş bulunuyorum.

Tekrar binecek olsam, seyis bilir, çarçabuk ahıra koşar.
Bu gün ben karıyı boşayacak olsam, yine o bilir.” Dedi.

Dedi ki:
“ Sizin derneğinizde bulunacak değerde olmadığımız için hizmette kusurumuz var.”

Bu kimseler ki büyüklerin yanına gaflet (Dikkatsiz) içinde giderler, bunların onlardan haberleri yoktur.
Çünkü onların yanına hazırlıksız gitmişlerdir.

Yolda yürüyen bir adam, bir ırmağa rastlar.
Hep sert akan bu suya girecek olsa derindir, boğulacak.

Üstünden atlayıp geçmek istese geniştir, içine düşecektir.
O halde şu zorluğu ortadan kaldırmak lazımdır.

Kuran’da:
Nefislerinizi (Kötü duygularınızı) öldürünüz
(Bakara suresi 54) buyurmadı mı?

Hazreti İbrahim, o dört kuşu öldürdü, hemen dördü birden dirildi.
Ama burada o dört kuş hemen dirilmez, ancak başka yönden dirilir.

Çünkü velilerin iç yüzü de bu dört kuş gibidirler.
Nasıl ki, nefsiyle yaşayanlar başka, kalbiyle yaşayanlar da başka olur.

Çare yoktur yol budur.

Kuran’da:
Tanrı’ya güzel amellerinizle ödünç verin
(Müzemmil suresi 20) buyuruyor.

(“ Kendiniz için önden ‘Dünyada iken’ ne iyilik hazırlarsanız Allah katında onu bulursunuz, hem de daha üstün mükâfatça daha büyük olmak üzere”)
Tanrı’nın ne ihtiyacı olur ki, ona ödünç veresiniz?

Tanrı Musa’ya buyurdu ki:
Ey Musa acıktım.
Beni doyurmayacak mısın?
Kapına gelirsem beni nasıl karşılarsın?”

Musa:
“ Ey ulu Tanrım, sen böyle şeylerden arısın (Temizlenmişsin)” dedi.

Tanrı yine tekrarladı:
Ey Musa kapına gelirsem?”

Her ne kadar Musa, Tanrı’nın cilveleşmesine karşı, “ Nasıl olur” diye düşünüyordu, ama Tanrı da ona karşılık,
Eğer gelirsem ne yaparsın?” diyordu.

Nihayet dedi ki:
Çok acıktım.
Tartışmayı bırak, git yemekler hazırla ki yarın yine gelirim

Musa erkenden yemekler hazırladı, baktı ki, bunların hepsi hazır ama su eksik, o sırada bir derviş geldi:
Tanrı rızası için bana ekmek ver” dedi.

Musa:
Hoş geldin” dedi, eline iki su testisi verdi, “ Su getir” dedi.
Derviş “Başüstüne” dedi.
Suyu getirdi.

Musa da ekmeği dervişin eline uzattı.
Derviş saygı ve teşekkürle ayrıldı.

Şimdi Musa’nın Tanrı yolunda bu zorluklara düşmesi nasıl olur?
Musa kimya bilgisini iyi biliyordu.
Çünkü ona,
Tevrat’ı altın suyu ile yaz!” diye emir verilmiştir.

Vakit gecikti, Musa beklediği yemekleri komşularına dağıttı.
Fakat “ Bu ilahi cilvenin sırrı nedir?” diye düşünüyordu.

Meğer bunun sırrı, bu topluluğa bir genişlik vermek yahut anlattığım şekilde içten kulluk etmekmiş.

Neşeli bir zamanda Musa sordu:
Ulu Tanrım!
Söz verdin ama gelmedin!”

Tanrı buyurdu ki:
Geldim ey Musa!
Geldim ama sen bize iki adet testi su taşıtmadan nasıl oldu da ekmek vermedin?”

                   ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***

Neler öğrendik:
1.    Hizmet eden kişinin hizmet ettiği kişinin kendisini bilmesinden daha iyi bildiğini öğrendik.
2.    Kişi nefsinin hükmü altında olduğu zaman kendini yeteri kadar bilemediğini, hizmet edenlerin daha iyi bildiğini öğrendik.
3.     Büyükleri tanımak ve edebi bilerek yaklaşmak lazım geldiğini öğrendik.
4.     Sahip olduğumuz kötü duyguların bizi çaresiz bıraktığını, Tanrı’ya giden yolumuzu kestiğini öğrendik.
5.    Yolumuza çıkan en büyük engelleri kendimizin oluşturduğunu, sağlıklı ruh yapısında olmazsak ilerleyemeyeceğimizi öğrendik.
6.    Nefsimizi öldürdüğümüz zaman ruhumuzun, kalbimizin, gönlümüzün, göğsümüzün dirileceğini öğrendik.
7.    Tanrı’nın derviş kılığında gelip sınayabileceğini öğrendik.

İşte böyle yaren,

Tanrı yoluna nefsimizle yaşıyorsak (Dünyalık isteklerimiz, arzularımız bizde hâkimiyet kurup oradan oraya koşturuyorsa) gidemeyeceğimizi öğrendik.

Tanrı yoluna ancak iç dünyamızı tanıyarak ve yaşayarak gidebileceğimizi öğrendik ve bundan başka da yolun olmadığını öğrendik.
                                    *
RAVLİ

2 Mayıs 2012 Çarşamba

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE SEVEN SEVDİĞİNİ NASIL GÖRÜR

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Mana âleminden bir elif dışarı fırladı.
O, elifi arayanlar her şeyi anladılar.
(Tanrı’dan söz geldi.
Mana âleminden de yazı geldi.
Yazıdan mana âlemine yol bulanın her şeyi anlayabileceğini anladık. )

Onu anlamayanlar da hiçbir şey anlamadılar.
Hakk yolunun yolcuları söğüt dalı gibi titrerler ki o elifi anlasınlar.

Gerçi bu yolcular için çok sözler söylendi.
Hakk ve halk arasında, yedi yüzü parlak, yedi yüzü de karanlık olan çeşitli perdeler konusunda çok açıklamalar yapıldı.

Ama hiç biri gerçeğe yol gösteremedi.
Ancak bir topluluğun yolunu kestiler ve onları, bu perdelerin ötesine nasıl geçeceğiz diye umutsuzluğa düşürdüler.

Bütün perdeler tek bir perdedir.
Bu perdeden başkası da yoktur.

O perde ise, bu varlıktır.
Kendi kendime konuşabilirim yahut kendisinde kendi benliğimi gördüğüm herkesle konuşabilirim.
(Ruhsal benlikle konuşmak)

Sen niyaz (Yalvarma) gösteriyorsun.
O niyazsız ve yabancı görünen sen değilsin.

O senin düşmanın idi, sen o olmadığın için onu incittin.
Nihayet ben seni nasıl incitebilirim?
(Senin içindeki yalvarışı duyarken ağzındaki düşmanca sözlere bakıp da seni incitmekten sakınıyorum)

Ayağına bir öpücük kondurayım desem korkarım ki kirpiklerimin dikeni ayağına batar da rahatsız eder.

Demişler ki:
Mevlana (Celaleddin) dünyadan el çekmiştir.
Mevlana Tebrizi bunu yapmamıştır

Mevlana da onlara şu cevabı vermiş:
“ Siz Mevlana Şemseddin’i (Şemsi Tebrizi'yi) sevmiyorsunuz; eğer sevseydiniz, size öyle sevimsiz ve çirkin görünmezdi

ŞİİR:

Hoş görürlük, gözü ayıpları görmekten körleşir.
Öfkeli bakışlar her kötülüğü açıkça görür.”

Bir şeyi seven, ona karşı kör ve sağır olur, yani sevilenlerin eksik tarafı görülmez ve işitilmez.

Görmez misin, anne yavrusunu çok sevdiği için çocuğun yatağı kirletmesini bile hoş görür, ondan tiksinmez, ona “ Afiyet olsun” der.
Bu söz, onun çocuğuna karşı düşkünlüğünü gösterir.

Bu cevabı önce Mevlana (Celaleddin) söylemişti.
Şimdi de benden dinle:

Biri topal bir eşeği tavlaya çeker, iki gün iki gece yem verir.
Eşek durmadan sahibine pisler.

Bu başka mesele, öteki de:
Tavlaya sağlam at çekmiştir.

At onu her türlü tehlike ve belalardan, yol kesen haydutların fenalık yapmasından kurtarmıştır.

İşte bu misal, o sırrın kuvvetini göstermektedir.
Nihayet insanı taşıyan bineğin hakkı da ortadadır.

Bizi hiçbir istek bir yere götürmez.
Ancak niyaz ehlinin (Yalvarış ahlakı olan) niyazı yalvarışı bize yoldaş olmalıdır.

Şüphe yok ki sadakalar yoksular içindir” buyurmuştur.
Bize de ancak yalnızlık suretinin yalvarışı gerektir.

Ancak suret ve mana onun öyle bir niyazıdır ki, somurtkan ve ekşi suratlı şeyhin yanında olamaz.

Ey ekşi yüzlü efendi!
Sen bizimle cenk ediyorsun diye bize çıkışmışsın” dedim.
Hayır” dedi.

İnsan, ekşiliği öyle birine karşı gösterilir ki, ondan incinmiştir.
Başka biriyle de hoş geçinir, gülüşür

Yani evvelkini görür suratını ekşitir, bunu görür gülümser ve bundan hiç sıkıntı görmeyince hep hoşlanır.

Eğer bir cefa ve ziyan görürse, bu da nefsine ait bir cenkleşmedir.
Yüzünü kendi tarafına çevirir somurtur.

Yüzünü bu dost tarafına çevirince de gülmeye başlar.
Bunu bilmek bir olgunluktur.
Bunu bilmemek de, olgunluğun olgunluğudur.

(Başkalarıyla uğraşan savaş içinde olur.
Kendiyle uğraşan olgunlaşır.
Ne başkalarıyla ne de kendiyle uğraşan olgunluğun olgunluğuna ulaşır.)

                   ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***

Neler öğrendik:
1.    Tanrı’ya ulaşmak için yola çıkanların çok şeyler öğrendiğini, anlayış yeteneklerinin arttığını, bu anlayışla daha anlaşılması güç olanları anlamaya başladıklarını öğrendik.
2.    Tanrı’yı yazıların verdiği aydınlıktan yararlanarak ararken mana âlemine ulaştığımızı ve bu yerden her şeyi anlar duruma gelebileceğimizi öğrendik.
3.    Hakk yolunda olanların harflerdeki inceliklere varana kadar heyecanla detayı araştırdıklarını öğrendik.
4.    Hakikati görmemize perde olun perdenin varlığımız olduğunu öğrendik.
5.    Dış dünyaya bağlı kalırsak ve çok önem verirsek iç dünyamızı görmemize ve anlamamıza perde olacağını öğrendik.
6.    İç benliğimizle konuşmamız, oradan gelen uyarıları, bilgileri değerlendirmemiz gerektiğini öğrendik.
7.     Gerçeği giden yolun iç benliğimizle konuşmaktan, yeteri kadar içimizi tanımaktan geçtiğini öğrendik.
8.    Dışımızda bir evren olduğu gibi içimizde de bir evren olduğunu ve bunları birbirine tanıtarak uyum sağlamak, bir hale getirmek gerektiğini öğrendik.
9.    Mevlana Hazretlerinin iç dünyasına dalıp uzun bir zaman çıkmadığını öğrendik.
10.                      Şems hazretlerinin iç dünyasında daha önceleri çok kaldığından fazla kalmadığını öğrendik.
11.                      Sevenin sevdiğindeki eksiklikleri görmediğini öğrendik.
12.                      Hoş görü bakışına sahip olanların ayıpları görmemezlikten geldiğini öğrendik.
13.                      Öfkeli olanın hata ve kusur aradığını öğrendik.
14.                      İleride fayda verecek olana önem verileceğini, bakım ve harcama yapılacağını bu görüşün insana hizmet etmede kuvvet vereceğini öğrendik.
15.                      Duası kabul edilenlerin duasını almamız gerektiğini öğrendik.
16.                      Tanrı’ya karşı yoksulluğumuzu, muhtaç olduğumuzu inanır ve ifade edersek, Tanrı’dan sadakalar (Yardım ve destek) geleceğini öğrendik.
17.                      Somurtkan ve ekşi yüz tavrı bize gösterilirse daha önce onun gönlünü bir şekilde incitmiş olduğumuzu öğrendik.
18.                      Yüzümüzü Tanrı tarafına çevirirsek güleç yüzlü, sevinç içinde yaşayacağımızı öğrendik.

İşte böyle yaren,
Çıplak gözle görünmeyen ama varlığı etkilerinden anlaşılan başka birine anlatılarak öğretilmesi gerekir.

Bilinen ve görünenin üstünden anlaşılması sağlanmak için anlatıldığından (elif) harfi üzerinden de Tanrı anlatılmaya, anlaşılır kılınmaya çalışılmıştır.

Kimi elif harfinin bir olmasını ve onun değişik kıvrılmalarıyla, kesilip eklenmesiyle, diğer harflerin çıktığını, bunların bir küme olmasından manaya giden ince uzun yollar olduğunu anlatmaya çalışılır.

Tanrı’dan gelen bilginin bozulmaması, değiştirilmemesi için yazı ile tespit edilmiştir.
İslam öncesi peygamberlerin Tanrı’dan gelen ve toplumuna söylediği sözlerin kişilere ve anlayışa göre değiştirildiğini, bozulduğunu biliyoruz.

Bundan dolayı Kuran’ı Kerim yazılmış ve bu güne kadar hiç değişikliğe uğramadan gelmiştir.

Söze kaynak olan bu yazıların aslının değişikliğe uğramadan muhafaza edilmesi için Müslümanlar dikkatli davranmışlardır.

Yaren,
İç konuşmayı yapmak için ruh, kalp, gönül, göğüs konularını okuyup bunların gücü ve yeteneklerini öğrenmelisin.

RAVLİ GÖNÜL KALP veya….yaz ve Google’dan okumalısın.
                     *
RAVLİ

1 Mayıs 2012 Salı

ŞEMS-İ TEBRİZİ VE KENDİ MEKTUBUNU OKUMAK

Şems Hazretlerinin bir sohbette söyledikleri:

Tanrı’ya ant içerim ki, halvete çekilmiş (Halktan uzaklaşmış) Hakk erenlerinin, bu sözün suretinden (Görünen anlamından) bile başları döner.
Ya bu sözün manası nerede kalır?

Diyelim ki benim bir şiirim yok, bir eserim yok ki, bundan neşeleneyim;
Kendi sözümden zevk ve heyecan duyayım.
Öyle bir şaircik henüz dünyaya gelmedi.

O halde ben kim oluyorum?
Tanrı beni yalnız yaratmış, tek başıma dışarıya fırlatmış, yalnızca bir dağ başına bırakmışlar.

Anam babam öldüğü için kurtlar, kuşlar beni besleyip büyütmüşlerdir.
(Anne baba koruması, yardım ve desteği olmadan yaşamak ve büyümek)

Nihayet söz alanı geniş ama o geniş alanda mana daralıyor.
Bu darlaşan mana alanının ötesinde başka mana olmayınca yazı ve söz alanının genişliği de kalamaz.

Yazının kaleme gelmeyen sesi kısılır, harfler silinir.
O zaman susmak, mana eksikliğinden değildir, belki de mananın parlaklığındandır.

Bu tıpkı Dişayil adındaki şeyhçiğin, cevher (Başkasına muhtaç olmayan, tek başına ayrı bir kıymetli varlık) ve yün çuvalı (Hayvanlardan elde edilmiş ve bir araya konmuş, korunmaya ve ayıp örtemeye yarayan için hazırlanmış, bir araya getirilmiş bilgiler) arasındaki tartışmayı beğenmemesine, onu yermesine benzer.

Ben şu sözlerimle yünü cevhere karıştırmak istemiyorum ki kokmuş ve bulaşık yünlerle onu yola getireyim.
Benim sözümü onun sözü tarafına sürüklemek ve onu kendi sözü ile bağlamak istemem.
(Söz Tanrı sözü veya peygamber sözü ile bağlanması uygundur.)

İsa peygamber, doğar doğmaz konuştu.
Hazreti Muhammed (s.a.) kırk yıl sonra söze başladı.

Bu onun eksik oluşundan değil, belki olgunluğundandır.
Çünkü Hazreti Muhammed (s.a.), Tanrı’nın sevgilisiydi.

Kula sen “Kimsin diye” sorarlarsa:
Ben Allah’ın kuluyum” der.
Ama sultana “ Sen kimsin” diye sormazlar.

O eksik düşünceli cahil, hep kendi mektubunu okur.
(Kendi görüş ve düşüncesini tekrar eder)
Dostunun (Tanrı dostlarını sözleri) mektubunu okuyamaz.

Eğer bir satırcığını olsun okuyabilseydi, bu sözleri hiç söylemezdi.
O, yalnız ve hâlâ o mektubu okur, işte o kadar.

Hâlbuki onun eski mektubundaki eğri büğrü satırlar, karanlık ve batıl (Temelsiz, boş, dayanaksız) sözler, hep kendi kuruntuları, kendi hayelleridir.

Nasıl ki o, kendi eliyle yaptığa puta kul olur, onun bekçisi ve kapıcısı olur.
Şu zamanda bazı kadın tabiatlı kimseler de tıpkı o putlar gibi konuşurlar.

Ey kendinden habersiz insanlar!
Siz bizde kutluluk arıyorsunuz, halbuki bizde aynı şeyi aramaktayız.

Sizin bize bakmanızı istiyoruz ki, günün günlüğü, saatin saatliği, cansız varlıkların cansızlıkları kalmasın hep bir olsun.

Âşık olmayan bir saz sanatçısı dertli olmayan bir ağıtçı dinleyenlere soğukluk verir.
Hâlbuki saz ve sözden maksat başkalarını coşturmaktır.

Hele derneğin bozulması, dostların dağılması, hep birbirini gözetmemesinden ileri gelir.
Gerektir ki, birbirleriyle öyle kaynaşsınlar ki, ayrılmaz bir vücut gibi olsunlar.

Tanrı, “ Benim velilerim, dostlarım, kubbelerimin altındadır.
Onları benden başkası bilmez
(Kutsi hadis) buyuruyor.

Bu, “ Benden başkası bilmez” sözünün iki anlamı vardır.
Biri dosdoğru anlam, öteki de:
Başka” sözüyle “ Yabancılar” demek istediği anlamdır.

                   ***
MAKÂLÂT. Şems-i Tebrizi.
Çeviren Mehmed Nuri Gençosman.
ATAÇ yayınları Tasavvuf 6
                    ***
Neler öğrendik:
1.    Yalnızlığa çekilmiş dervişin Tanrı sözünün ilk anlamında bile görkemi karşısında şaşırarak yerin ayağından kayıp gittiğini hissettiğini, manasını anladıkça sarhoş olduğunu öğrendik.
2.    Sözün mana alanına girilen bir kapı olduğunu, mananın da söz olarak kapılar açtığını ve gösterdiğini öğrendik.
3.    Mana alanında söz, mananın göz kamaştırıcılığından yetersiz olunca susulacağını öğrendik.
4.    Hep kendi doğru bildiklerimizi ve kabul ettiklerimizi tekrar etmenin yanlış olduğunu, Hak dostların sözlerine değer vermek gerektiğini öğrendik.
5.    Öz olan, maya olan ile çıkma veya artık olanın aynı değerde olmadığını öğrendik.
6.    Her kendi gördüğümüzü ve duyduklarımızı doğru kabul edersek, onu yüceltir, korur ve kollarsak aykırı bir görüşe ve düşünceye izin vermezsek kendi kendimize konuşan bir put meydana getirdiğimizi öğrendik.
7.    Saz ve sözün coşkunluk vermesi gerektiğini öğrendik.
8.    Tanrı dostlarını, velileri Tanrı’ya yabancı olanların bilemediğini öğrendik.


İşte böyle yaren,

Kendi edindiğimiz ilk ve sağlam kaynak veya bu kaynaktan bize gösteren, ikram edenlerin sözlerini almaya, sevmeye, hazım etmeye kendimizi hazırlamamız gerekir.

Uğurluluğu ve mübarekliği yani kutluluğu herkesin ve yaşam boyunca aradığını, sahip olduğuyla yetinilmeyip dahası da arandığını öğrendik anladık.

Kutluluğa en büyük engelin kendimiz olduğunu, çer çöp dediğimiz değersiz bilgilerden oluşan bir görüşe sahip olmanın ve bunu inatla savunucu olmamızdan dolayı tabu haline getirdiğimizi bunun da bize engel oluşturduğunu öğrendik, anladık.

Birbirimizi gözetmezsek dostların dostluğu bozulup dağılacağını öğrendik.
Dağılmanın birlik olamamanın nedenlerinden birinin de ben merkezli düşünmeden kaynaklandığını öğrendik, anladık.

Sana lazım olanı elinden alır da, kendisini değersizleştirirsen esas vermesi gereken, çok değerli olanı sana vermez.
Çünkü değer bilmeyene kıymetli olan verilmez.

Değerli kişiye değer vermesini bilmeyenler o değerli kişilerin yanında kendilerine yer alamayacaklarından kaptı kaçtı yapanlar gibi veya büyüksüleşerek al kullan at diyerek madde âleminde yaşarlar mananın tadını, kokusunu bile alamadan bu dünyadan giderler.
                                  *
RAVLİ

Popüler Yayınlar